(...) Türkiye Cumhuriyeti artık dünya sahnesinde bir başrol aktörü değil, mütevazı bir figürandır. Bütün hudutlarını çevreleyen kapanmamış hesaplar, bir üflemede kıvılcımlanabilecek tarihî düşmanlıklar ve yeni ihdas edilmiş problemlerle ihata edilmiştir. Türkiye'ye biçilen rol, ebed-müddet ancak karnını doyurabilecek derecede tarım memleketi olmak, daima borçlanma suretiyle Batı'ya mecbur kalmak ve belini doğrultamayacak ölçüde silahlı kuvvetler bulundurmaktır. Bu hesabı dumura uğratabilecek bütün kımıldanışlar, irili-ufaklı, iç ve dış problemlerle bastırılır; Musul-Kerkük anlaşmazlığı, Hatay meselesi, iç isyanlar, SSCB'nin 1945'deki toprak talebi, 27 Mayıs ihtilali, Kıbrıs meselesi, Batı Trakya, Ege adaları derken ardından 1970-80 yıllarını kâbusa çeviren terör yılları, Amerikan ambargosu, Ermeni suikastleri, Güneydoğu problemi, Bulgar zulmünde kapımıza yığılan yüzbinlerce muhacir, SSCB'nin dağılmasının ardından altına ateş sürülen Kafkas kazanı, Körfez krizi ve hudutlarımıza yığılan yeni muhacir dalgası, Azerbaycan hadiseleri, Karabağ dramı, Alman ambargosu, Çeçenistan karışıklığı ve en son Bosna-Hersek hadiseleri...
Bu liste yarın yeni bir krizle zenginleşebilir, ihtimaldir. Türk coğrafyası, kendi tarihiyle hesaplaşıyor. Türkiye, kendisi için uygun bulunan repliğin haricinde şeyler telaffuz ettikçe yeni problem faturalarını masasında görmeğe hazır bulunmalıdır.