(...) 31 Mart vak'asından sonra Abdülhamid'in tahttan uzaklaştırılması da devrin şeyhülislâmı Mehmed Ziyaüddin Efendi'nin imzaladığı bir fetvāya dayanır.Hal' fetvâsında sıralanan gerekçeleri protestocu sosyalistlerin bildiğini zannetmem;cümle âlemin "islâmcı, panislamist" diye bildiği Abdülhamid, "Bazı mühim meseleleri dinî kitaplardan çıkarttırmak ve bir takım dini yayınları yaktırmak." gibi garip suçlamalarla hal'edilerek Selanik sürgününe gönderilmişti. Bu suçlamanın, vaktiyle Matbaa-i -Âmire'de (yani devletin resmi matbaasında) basılan Sahih-i Buhari formalarından bir kısmının hatalı yayınlanmasından ve iş farkedilince civardaki bir hamamın külhanında yakılarak imha edilmesinden kaynaklandığını bilenler bilir ama ömrü boyunca abdestsiz evrak imzalamamış Abdülhamid'in "şer'i hükümlere muhalefet" bahane edilerek devrilmiş olması, yakın tarihin beylik şablonlarına sığmayan ilginç bir nüktedir.Yakın devrin ünlü şahsiyetleri hakkında ağızdan dolma kalıplara dayanarak taraf tutmak, yakın tarihimizle hâlâ "helâlleşememiş" olmanın tipik bir tezahürü. Bu mânâda protestocularla anti-protestocular bir elmanın yarısı kadar birbirine benzeyen bir "kahrolsun/yaşasın" kolaycılığının zebūnu olmaktan kurtulamıyor.Jöntürklük ayıp değil ama cehâletin bu kadarını da hoş görmek zorunda değiliz gibime geliyor.
Sayfa 125 - Jontürklük Ayıp Değil Ama... | Ötüken Yay.
(...) Vatanın bir çakıl taşını bile kem gözlerden kıskanan hükümetimiz, muhtemelen bu günlerde kopması beklenen Kardak keçileri bunalımda, hiç değilse keçilerin postunu milli izzetinefis meselesi haline getirerek ortamı sertleştirmemeli ve müzakere masasında askerliğini yedeksubay olarak yapmış kişilerin çoğunlukta olmasına dikkat etmelidir:Yedeksubay taburunun disiplinsizliğinden ve ruhsuzluğundan yakınan tabur komutanı, koca taburun yüzüne hitaben çıkışmıştı,"Siz bu memleketi bile satarsınız ulan."Bu siteme, taburun arka saflarından verilen sahibi meçhul cevap, hâlâ soğukkanlılık tarihinin klasikleri arasında yer almaktadır:"Boşversene sen, o kadar arsayı kim alır be?"
Sosyal psikologlar, kitle halinde aldatılmanın daha kolay olduğunu söylüyorlar; kitlenin hafızası, çoğu kere bir çocuğunkinden daha zayıf ve dayanıksız. Bir milyon kişiye yalan söylemek, bakkalın çırağını ikna etmekten daha basit.Yirminci yüzyıl, bu fikrin binlerce kere doğrulanmasına şahit oldu; 21. yüzyıl insanlığın toplu ve yoğun halde halüsünasyon göreceği bir asır olacak ve filozoflar galiba gerçeği aramaktan kendi rızalarıyla vazgeçip pazarlama, rating ve kamuoyu araştırma şirketlerinin raporla-rına itibar edecekler.Toplu halde halüsünasyon görmek meselesinde "muasır medeniyet seviyesi"nden geride kalmak bir yana fersah fersah ilerde olduğumuz tartışılamaz; seçimler biteli bir aydan fazla zaman geçtiği halde âcil bir hükümet ihtiyacı hissetmeyişimiz, "cümleten" illüzyona tabi kaldığımız hakkındaki verileri güçlendiriyor. Belki de Türkiye, 21. yüzyıla "hükümetsiz siyaset" gibi akıllara durgunluk veren bir yeni icatla siyaset teorilerini tepetakla ederek girecek ve insanlık tarihinde önemli bir viraja ayyıldızlı armayı kazıyacaktır; hattâ bu arada "raison d'Etat", eski tabirle "hikmet-i hükümet" dediğimiz şeyin,ruh doktorlarının takıntılı hastalara verdikleri boyalı şeker cinsinden ve nane ruhu familyasından "hoş ve boş" bir kavram olduğu da farkedilebilir. İç ve dış çevrelere çaktırmadan geçirmekte olduğumuz hükümet krizinin en azından siyaset teorisine hayrı geçtiğini bilmek insanı bayağı ferahlatıyor.
Napoleon, "Tarih, üzerinde herkesin ittifak ettiği bir efsâneden başka birşey değildir." demişti. Aynı rüyayı görmek ve aynı yalana inanmak da aynı kapıya çıkacaktır; insanlar çoğunluğun haklılığı fikrine bayılırlar ve ona takdis edilmiş bir mânâ atfederler.Uzun yıllar boyunca hukuk eğitimi görmüş iyi bir yargıç aslında şahitlerin gösterdiği yolda yürümek zorundadır; daha azı da iş görür ama % 51, şirketler hukukunun ve demokrasinin önünde saygıyla yerlere kapandığı mukaddes bir sayıdır.