Hasan Karademir

Hasan Karademir
@hasankrdmrr
(...) Türkiye "Bölünür müyüz?" sendromu ile, "Batı'dan kopar mıyız?" korkusunun yarattığı sancılar arasında kıvranıp duruyor. Bu arada aklı karışanlara da hak vermeli miyiz bilmiyorum; bildiğim tek şey çıkarları garanti edildiğinde biz istesek bile Batı'dan kopmamızın pek mümkün olmadığı gerçeğidir.
Sayfa 72 - “Ne Yani, Juppe Yalan mı Söylüyor?” | Ötüken Yay.
Ahmet Turan Alkan
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Raymond Aron, daha 60'lı yılların başında zihnî bir süreç olarak sağ-sol ayrımının Fransız toplumu için anlamsız kaldığına işaret etmişti. Bizim solumuz ve sağımız belki de hiç olmadı. Burjuvazisi, intelijansiyası ve proleteryası henüz teşekkül etmemiş bir toplumda sağ-sol kamplaşmasına atılmak, efendisinin ilacını içen bir uşağın hamâkatiydi belki de. Türkiye'de düşünmeye meraklı olanları, sanatçıları, siyasetçileri ve edebiyatçıları birbirinden farklı kılan şey, ideolojik değil psikolojik mevzilerdeki farklılıktır. Bu gerçek dün oldukça belirsizdi, bugün artık görmezden gelinemeyecek, ambargolarla gizlenemeyecek kadar netleşmiştir.
Sayfa 66 - “Haçan Ben de Seni Tanımayrum” | Ötüken Yay.
Ahmet Turan Alkan
İnsana dair şeylerin rakam cinsinden ifade edilmesi hep izzetinefsimi yaralamıştır. Bernard Shaw, "Üç türlü yalan vardır: Yalan, kuyruklu yalan ve istatistik." buyururken elbette bir bildiği vardı. Hasta riskli bir ameliyata girmeden önce doktoruyla konuşuyordu, "Doğru söyle doktor, ameliyatın başarı ihtimali kaçta kaç?" Doktor, "Doğrusunu istersen masadan sağ kalkma şansın onda bir. Ne var ki çok şanslısın: Şimdiye kadar dokuz kişiyi ameliyat ettim ve hepsi öldüler; sen onuncusun!" Son olarak bir başkası tarafından (küsürat cinsinden) nerede sayıldığınızı hatırlamak ister misiniz? Bunun ne kadar çirkin bir iş olduğunu geçenlerde sınıfta yoklama yaparken farkettim; saymak neyse de, sayılmak daima esir kampı, hapishane, pansiyon gibi sıkıntılı yerleri çağrıştırıyor. Sayma-sayılma ilişkisinde "sayıcı" takımına mensup olmakla iş bitmiyor. Aritmetiğin konusu insan değil, sayılardır. İnsanları küsürat cinsinden saymaya kalkışmak, dünyanın her yerinde üstü örtülü bir insan hakları ihlali olarak kabul edilmelidir. Lakin devlet, sayısını bilmediği her güruhtan endişe eder ve tam hesabını bil meyince huzursuzluğu yatışmaz. İnsan daha fazla birşeydir halbuki; "unique"dir, sayılarla ifade edilemez ve bu yüzden anketleri, istatistikleri, seçim ve sayım sonuçlarını fazla ciddiye almak, günün birinde yaptığınız son hata olabilir. Dergilerin sosyete sayfalarındaki rõtuşlu ve mücellâ çehrelere yapışmış şık kahkahaların ışıltılı züccaciyesini düşünüp "Kaç Türkiye var?" diye tasalanırken farkettim ki bir değil, 60 milyondan fazla Türkiye var. **Türkiye'de her beş kişiden biri İstanbul'da yaşamıyor; sadece, on milyondan fazla insan kendi İstanbul tasavvurlarını hayata geçirmek için didiniyorlar. Bu çoğulluğu bütünüyle farketmek için iki tane değil, böceklerinki
Sayfa 53 - Beni Adamdan Saymayınız! | Ötüken Yay.
Ahmet Turan Alkan
(...) Yabancılara duyduğumuz gereğinden fazla sıcak ilginin son tahlilde hayranlıktan ziyade korku ile izah edilmesi lâzım galiba. Vaktiyle İstanbul'a gelen çiçeği burnunda müslüman Roger Garaudy'ye bazı gençlerin Mızraklı İlmihal'den bazı meseleler sorup fetvâ istediklerini dün gibi hatırlıyoruz. Kendi değerlerimizi çarşıda pazarda, olur-olmaz vesilelerle bağıra bağıra tekrarladığımız halde son kertede "Acaba doğru mu?" şüphesinin fitnesi altında ezilince bir ecnebiden aynı şeyleri duymak içimizi rahatlatıyor. Yabancılara karşı çok gergin duruyoruz; bu gerginliğimiz bazı yabancıların ancak bin yıllık geleneğe sahip bazı değerlerimizi "ibra" etmesiyle yatışıyor. Ha Mızraklı İlmihal bilgisi, ha adalet geleneği... Moltke veya Napoleon'un tasdikinden geçmedikçe, ne kadar yiğit ve faziletli olduğumuzdan bile emin olmayışımız sebepsiz değil. "Temiz eller, temiz toplum" talebinin revaç bulması, biraz da etiketindeki "Made in İtaly" logosundan geliyor. Vaktiyle diplomat sıfatıyla bulunduğu Paris'te opera dinleyen Yirmisekiz Mehmet Çelebi, "Çaldılar, çığırdılar fakat icrâ-yı âhenk edemediler." demişti. Kulak zevkinden ve musiki anlayışından şüphesi olmayan Osmanlı aydını, batılı değerleri anlamamakta mâzurdu; yazık ki şimdi kendi değerlerimizden şüphelenmeye mahkûmuz.
Sayfa 47 - Adalet Rambo’sundan Ahlâk Taktikaları | Ötüken Yay.
Ahmet Turan Alkan
Aslında hepimiz, ego derinliklerinde ustalıkla gizlediğimiz bir "iktidar tutku"sunun hayranıyız. Güçlü, zengin ve iktidar sahibi kişiler, servetlerinin kaynağı ne olursa olsun son tahlilde hiç de hak etmedikleri bir karizmaya sahip olduklarını farkediyorlar. Gücü, zenginliği ve iktidarı onaylıyor, hatta ona perestiş etmekten zevk duyuyoruz. Siyasetçiler utana-sıkıla servet beyanında bulundukça evvela, "Ooo, bu ne bereket; çok laf yalansız çok mal haramsız olmaz; hepsini sen mi kazandın?" diye züğürt dedikoduları ettikten bir zaman sonra içimizdeki onaylayıcı hayranlık dürtüsü üstün geliyor. Çünkü çok para sahibi olmak, becerikli, güçlü ve işbilir olmakla aynı anlama geliyor. Mal beyanı diye kıytırık bir kooperatif dairesiyle iki bilezik deklere eden liderleri gizli gizli, "Adamın kendine hayrı yok ki, memlekete faydası dokunsun." hasetleriyle çekiştiriyoruz. Onu biryerlere ve birşeylere lâyık bulmuyoruz, çünkü onun da bizim gibi beceriksiz, züğün ve biçare olduğunu düşünüyoruz. (...) Vaktiyle hocalarımızdan biri, "Kimsenin malında gözüm yok ama, niye olsun ki?" **demişti. Biz öyle hasetçi takımından servet düşmanları değiliz. Sindirella masalını hatırlatan her servet beyanının ardından kendimize mahsus bir "Amerikan Rüyası"nı iç çekerek hatırlıyor ve "Onun var, benim de olabilir." hülyalarına gömülüyoruz. Haksız kazançla şunun bunun zimmetine geçmiş büyük meblağları kıpırtısız seyrediyoruz; çünkü biliyoruz ki o para aslında bizzat üretmediğimiz, ama akılalmaz katekullilerle kamu hazinesine intikal etmiş kamu değerlerinden ibarettir; yani sahipsizdir yani hiçkimsenindir, yani "deniz"e daldırılmış bir kova su hükmündedir: Ya gelecek nesillerin öğününden çalınmış ve aslında olmayan- farazi enflasyon banknotlarıdır, ya da kırk dereden su
Sayfa 34 - Parlatacak Kaç Elmanız Var? | Ötüken Yay.
Ahmet Turan Alkan