“ait olduğu yeri bulamamıştı çünkü. her zaman ve her yerde sevilen biri olmuştu. ama hiçbir yere kök salamamıştı. etraftakileri memnun edecek kadar uyum sağlamış ama kendisi tatmin olamamıştı. her zaman bir huzursuzluk hissiyle altüst olmuş, daima ötelerden gelen bir çağrıyı duymuş, kitapları, sanatı ve aşkı bulunduğu ana kadar hep dolaşmış, aramıştı.”
“hayatı boyunca sevgi açlığı çekmişti. sevgiye hasretti. varoluşunun temel talebiydi sevgi. ama hiç sevgi görmemiş ve zaman içinde katılaşmıştı. sevgiye ihtiyaç duyduğunu fark etmemişti bile.”
reşat nuri denince akla gelen “jurnal (günlük) tutma” eylemi, bu romanımızda da mürşit efendi’nin jurnaliyle kendisini gösteriyor. roman, mürşit efendi’nin günlüğünden ibâret desek herhalde yanlış olmaz.
zehra öğretmen, çocukluğunu baba travmasıyla geçirdiği için onun bulunduğu istanbul’dan uzaklaşarak anadolu’ya sığınmıştır. çevresi tarafından takdir edilmesinin yanında kendisinin bi’konudaki noksanlığı göze çarpmaktadır: “acıma duygusu.” bu duygu, yıllar sonra babası mürşit efendi’nin güncesini okuyarak yerini pişmanlık ve vicdan hissine bırakacaktır. roman, tertemiz bi’vicdana sahip olan mürşit efendi’nin nasıl insanlar tarafından kişiliğine zarar verildiğini ve dönem insanı için ahlâk kavramının ne kadar gereksiz görüldüğünü göz önüne seriyor. bunun yanında “anadolu’yu bi’ana kucağı gibi görerek istanbul’a duyulan nefret, memuriyet” gibi kavramlar da diğer romanlarında da karşımıza çıkan ortak paydalar.
kişisel yorumum, çalıkuşu’ndan sonra okunduysa eğer edebî bi’ beklentiye girilmemesi yönündedir zirâ çalıkuşu eserindeki içtenlik, kahramanların detaylı ruh hâlleri ve betimlemeler bu romanımızda beklentiyi karşılamaz niteliktedir.