Yalnızız , benim için okurken kolay ilerleyen bir roman olmadı. Hatta bazı bölümlerde kitabı elimden bırakıp uzun süre geri dönmek istemediğim anlar oldu. Çünkü Peyami Safa bu romanda okuyucusunu rahat ettiren bir anlatım kurmuyor; aksine insanın zihninin içine giriyor, onu kendi düşünceleriyle baş başa bırakıyor. Olaylardan çok insanların iç dünyasına yoğunlaşan bu eser, bazen bir roman okumaktan çok bir insan ruhunun karanlık koridorlarında dolaşıyormuş hissi verdi bana. Ancak kitap bittiğinde fark ettim ki beni yoran şey aslında anlatımın ağırlığı değil, kendimden parçalar bulmuş olmamdı. Peyami Safa insanın yalnızlığını, korkularını, ikilemlerini ve iç çatışmalarını öyle gerçek anlatıyor ki bazı satırlarda sanki kendi hayatından izleri doğrudan romana bırakmış gibi hissettim.
Romanın en güçlü yanı kesinlikle ruhsal çözümlemeleri. Peyami Safa karakterlerini sadece konuşturup olayların içinde hareket ettirmiyor; onların zihnini açıyor, korkularını, bastırılmış yönlerini ve çelişkilerini tek tek önümüze koyuyor. Bu yüzden “ Yalnızız” sıradan bir olay romanı olmaktan çok psikolojik ve düşünsel bir roman hâline geliyor. Özellikle Samim karakteri bunun merkezinde duran kişi. Samim bana göre Peyami Safa ’nın kendisine en yakın karakterlerden biri. Düşünen, sorgulayan, toplumdan kopmuş hisseden ama buna rağmen insanı anlamaya çalışan bir karakter. Samim’in konuşmalarında bazen bir filozofun sorgulamaları, bazen hayattan yorulmuş bir insanın sessizliği vardı. Onun dünyaya bakışı, modern hayatın insanı ruhsal olarak çürüttüğünü düşünmesi ve sürekli daha temiz, daha gerçek bir yaşam araması bana Peyami Safa’nın kendi iç hesaplaşmalarını hissettirdi. Özellikle “Simeranya” düşüncesi, yani kusursuz ve ruhsal olarak temiz bir dünya arayışı, aslında Samim’in gerçek hayattan kaçışının bir sembolü gibiydi.