İnsan; noksandan gelir. Eksik olandır, kusurlu olandır. Bundan dolayı insanı yüceltmek bizi olduğumuzdan daha eksik yapar.
Yargılanmayı bekleyen bir mahkûm olan Eizõ Shimamura; yücelttiği, dost bildiği, zekası karşısında küçük dilini yuttuğu Savcı Hachirõ Tsuchida’yı hayatının tam orta noktasına koymuştu. Tsuchida, onu öyle güzel yontmuş, etkilemişti ki adeta Shimamura’yı çırağı haline getirmişti: Şeytanın Çırağı…
Kendini düşüncelerini terk edip başkasının zihniyle yaşayan Shimamura, aşık olduğu şeytan tarafından aldatılınca başka birine bağlanır ve yine terk edilince önce okulunu sonra ailesini bırakarak amaçsızca yaşamaya başlar. Her gün gittiği kafedeki kızla tanışır, ona ihtiyacı olduğunu anlayınca onunla evlenir. Fakat atladığı bir şey vardır; kızı sevdiğinden değil, sadece bağlanması gereken birinin açlığını bastırmak için evlenmiştir. Eşi Tsuyuko, itaatkâr biridir. Bu durum zamanla Shimamura’yı çileden çıkarmaya başlar çünkü hayatında ilk defa itaakâr olan o değildir. O kadar alışmıştır ki itaat etmeye, yönetilmeye, çıraklığa. Eşini öldürmeye karar verdiğinde aslında son vermek istediği şey eşinin hayatı değil, içinde bulunduğu duruma son vermekti. O bir çıraktı, şeytanın çırağıydı ve öyle kalmalıydı.
İnsan alışkın olmayınca mutluluk bile dayanılmaz gelebilir. Ve bazı adımların geri dönüşünü olmayabilir: şeytana tutkuyla bağlanmak gibi…
Sık sık derdiniz ki: “Hayat güller serpilmiş bir yol değildir. Bir savaştır; savaşmalıyız.”
Fakat sizi harekete geçiren şey aslında savaş değil, yıkımdı. Yıkım arzusuydu. Her şeyi yıkıp yok etmekten mutluluk duyuyordunuz. Sizi seven gençlere acı ve ıstırap çektirip sonunda onları mahvetmeden rahat edemiyordunuz. Buna karşılık, siz kesinlikle yıkılmadınız. Bu korkunçtu. Tehlikeliydi.