İslam'ın eşitlikçi bir din olduğu sıklıkla söylenir. Bu yargının doğruluk payı yüksektir. Eğer gelişim çağında etrafında yer alan toplumlarla -doğuda İran'ın tabakalı feodalizmi ve Hindistan'ın kast sistemi, batıda ise hem Bizans'ın hem de Latin Avrupa'nın ayrıcalıklı aristokrasileri-İslamiyet'i kıyaslarsak İslam sistemi elbette ki bir eşitlik mesajı getirmiş olur. İslam, böylesi toplumsal ayrışım sistemlerini sadece uygun bulmuyor değildi aynı zamanda açık ve kesin şekilde reddediyordu. Gelenek içerisinde korunmuş Peygamberin fiilleri ve söyledikleri, İslamiyet'in ilk yöneticilerinin muazzez teamülleri soy, aile, makam, zenginlik ve hatta ırkla yapılan ayrımcılığa çok şiddetli şekilde karşıdır ve makam ile şerefin sadece takva ve liyakatle belirleneceğinde ısrarcıdır.
Uzun zaman boyunca Ortadoğulu askerler, Müslümanların ibadetini engelleyen ve dolayısıyla kafirliğin sembolü olan siperlikli Batı tarzı şapka ve başlıklardan kaçınarak Müslüman başlıklarıyla Avrupai üniformalar giydi. O günlerde, şapka giymek Türkçede taraf değiştirmek (yani döneklik etmek) anlamına geliyordu. Şimdi bu algı da kaybolmuştur. Bugün silahlı kuvvetler, kamu hizmetleri ve şehir erkek nüfusunun büyük kısmı Batı tarzı kıyafetleri benimsemiştir. İran İslam Cumhuriyeti diplomatları dahi Batı tarzı takım elbise giyer ancak tek istisnası Batı kültürünü ve sembollerini reddettiklerini gösterir şekilde kravat bağlamazlar.
Kadınların öğretmenlik gibi geleneksel bir mesleği seçmeleri bile, militan İslamcıların bazıları için çok fazlaydı. 1979 İslam Devrimi öncesi ve sonrasındaki vaaz ve yazılarında Humeyni kadınların ergenlik çağındaki erkek çocuklara eğitim vermesi sonucunda doğacak kaçınılmaz ahlaksızlıktan büyük bir öfkeyle bahsederdi.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Kemal Atatürk tam zıt görüşteydi. 1920'lerin başlarında verdiği bir dizi konuşmada Türk devleti ve toplumunda kadınların tamamen özgür olacağını açık açık ifade eder. Halkına sıklıkla söylediği üzere "Bizim en öncelikli görevimiz modern dünyayı yakalamaktır. Eğer halkımızın yarısını modernleştirirsek modern dünyayı yakalayamayız." 1920'lerde bu ifadeler çok şaşırtıcıydı ve üstelik beklenmedik bir kaynaktan, hem Osmanlı paşası ve generali hem de modern Türkiye' nin kurucusu olan bir kişiden geliyordu