Bir ömürün boşa harcanması beni inanılmaz ürküten ve üzen bir şey. Özellikle de gençlik yıllarının. Çevrem böyle insanlarla dolu. Bunu iki farklı başlıkta inceleyebilirim.
Birisi, gerçek duyguları tatmamış, tatmak için çaba sarfetmemiş; hayatı kendisine zindan etmiş, gençliğinin kıymetini bilmemiş insanlar. İlerleyen yaşlarda saçma sapan geçirdiği bu gençliğin ceremesini ve duygu eksikliğini çeken, bunu da dışarıya hayata öfke olarak kusan, birsürü mendebur yaşlı - orta yaşlı insanlar. Hiçbir şeyden zevk almaz, her şeye muhalefet olur, çevresindeki insanların mutlu olmasını istemez hatta onların mutsuzluğundan keyif alırlar. Hiçbir şeyi sorgulamamış, basmakalıp kurallarla yaşamış, bir kere bile çizgi dışına çıkmamışlardır. Bunlar kendi hayatlarını bile isteye hiç ettiler ve bulundukları durumda ellerinden artık hiçbir şey gelmiyor. Sonuçta kural basit; ne ekersen onu biçersin. Bunlara karşı içinde gram acıma yok.
İkinci grup ise bu insanlara muhtaç olarak ömürlerini boşa harcayanlar. Kötü bir adam/ kadının eşi veya çocuğu. Eşi tarafından hiçbir zaman güzel bir şekilde sevilmemiş, toplumsal baskılar veya maddi-manevi zorluklar yüzünden ona katlanmak zorunda kalmış insanlar. Ya da kötü bir aile tarafından geleceği baltalanmış, duygusal anlamda eksik bırakılmış, kişiliği her zaman eksik kalacak olan çocuklar. Bunlara karşı ise içimde çaresiz bir acı var.
İlk grup kendi ektiğini biçerken ikinci grup ise ilk grup yüzünden hayatını boşa geçiriyor.
İnsan hayatı anlamaya, ona anlam vermeye çalışmalı. Güzel duyguları tatmalı; yeni, güzel yerler ve insanlar görmeli. Hobiye sahip olmalı. İçinde yatan potansiyeli gerçekleştirmeli ki hayvandan bir farkı olduğunu anlasın.
Yarın hayatta olacağımız bile meçhulken, ölümden sonrası bile meçhulken, kimine göre uzun kimine göre kısa