Helenofil (Yunanseverlik)
Batı medeniyetinin entelektüel köklerini Antik Yunan’da bulan ve bu mirasa tutkuyla bağlı olan bir dünya görüşüdür. Ancak bu kavram, diğer "fil" eklerinden biraz farklı işler; zira Helenofillik genellikle modern Yunanistan’dan ziyade, Platon’un, Perikles’in ve heykellerin temsil ettiği o idealize edilmiş geçmişe duyulan bir aşkı ifade eder. Batı dünyası için Helenofillik, barbarlıktan kurtuluşun ve aklın zaferinin sembolüydü. Karakter özellikleri, Antik Yunan demokrasisi, felsefesi ve sanatı "kusursuz insan"ın ulaştığı en yüksek nokta olarak görüldü. Goethe’den Schiller’e kadar Alman aydınlanmacıları, Alman ruhunu Yunan estetiğiyle (vakar ve sadelik) terbiye etmeye çalıştılar. Alman eğitim sistemindeki "Humanistisches Gymnasium" geleneği, tam bir Helenofil fabrikasıydı. İşte bu nokta, Türk tarihi ve siyaseti için en kritik olanıdır. Osmanlı’ya karşı başlayan Yunan isyanı (1821), Avrupa’daki Helenofillik ateşini "Filhelenizm"e (Yunan Dostluğu) dönüştürdü. Lord Byron gibi şairler, "antik bilgelerin torunlarını Türk boyunduruğundan kurtarma" romantizmine kapıldılar. Bu dönemde Helenofillik, akademik bir ilgi olmaktan çıkıp anti-Osmanlıcı bir siyasi eyleme dönüştü. Bu akım, modern Yunan halkını doğrudan Perikles’in biyolojik ve kültürel mirasçısı sayarak, aradaki Bizans ve Osmanlı yüzyıllarını yok saydı. Türkiye’de ise Cumhuriyet sonrası ilginç bir Helenofil damar gelişti. Azra Erhat, Halikarnas Balıkçısı ve Sabahattin Eyüboğlu gibi isimlerin başını çektiği "Mavi Anadoluculuk", Yunan mirasını bir "Batı malı" değil, "Anadolu malı" olarak sahiplendi. Homeros’un İyonyalı (Anadolulu) olduğunu savunarak, Antik Yunan kültürünü Türkiye’nin öz mirası gibi konumlandırdılar. Bu, Türk kimliğini rasyonel bir temele oturtma çabasıydı; ancak bu çaba