aynaya her sabah aynı yüzle bakıyorum: ince dudaklar, çatlak bir ten, gözlerim sanki hep bir şeyden özür diliyor. insanlar güzelliği bir lütuf gibi taşıyor, bense kendi suretimle bir ceza gibi yaşıyorum. sokakta yürürken gözler kaçıyor benden, ya da fazla uzun kalıyor üzerimde, ikisi de aynı derecede acıtıyor. bazen düşünüyorum, belki de çirkinlik sadece dışarıdan değil, içeriden de sızıyor; belki sesim bile biçimsiz, düşüncelerim bile eğri ama yine de buradayım, varım ve her gün bu bedeni giyip dünyaya çıkıyorum.
her sabah yeniden doğan güneşin altında, ben hep biraz daha eksiliyorum. insanlar konuşuyor, dünya dönüyor, hayat akıyor ama ben, içimdeki sessiz çöküşle baş başa kalıyorum. ne umut kaldı ne direnç. yorgunum. öyle bir yorgunluk ki, bedenim değil artık ruhum taşıyamıyor. her şey ağır, her şey uzak. dostluklar, hayaller, hatta dualar bile ama yine de, bir yerlerde hâlâ Rabb’im var. belki sesimi duyar, belki bu tükenmişliğe bir anlam verir. çünkü başka kimseye anlatamıyorum bu içimdeki sessiz çığlığı. Rabb’im, sen varsın ya. belki bu bile yeter. belki bu bile beni bir gün yeniden ayağa kaldırır ama bugün değil. bugün sadece susuyorum. sadece sende kalıyorum.
elbet bir gün, insan kendine kalır.
ben de kaldım.
ama ne zaman karanlık iner, ne zaman sesler çekilir, içimdeki yankılar uyanır.
uykum kaçıyor, çünkü sessizlikte gerçek konuşur.
ve ben, o sesi duymamak için kendimi meşgul ediyorum.
gündüzlerimi dolduruyorum, gecelerimi susturuyorum.
çünkü bilirim; ne kadar kaçsam da, en derin yarayı kendim açıyorum.
kendimden kaçarken, kendime çarpıyorum.
zaman geçtikçe, bana kalan zaman azalıyor.
ve ben, en çok kendime zarar veriyorum.
çünkü en iyi saklanan acı, insanın kendi içinde sakladığıdır.