ali ihsan sivrikaya

ali ihsan sivrikaya
@hepsibenim
amateur lifer
kömürcü
bilenler bilir, ilkokulda hocalar teker teker ayağa kaldırıp öğrencinin kendini tanıtmasını isterler. bir gün yine böyle bir soru silsilesiyle karşı karşıyayken hoca sordu: "baban ne iş yapıyor?" eğdim biraz boynumu, düşündüm bir süre. babam kömürcüydü benim. eve kir, pas içinde gelirdi. gelirken de çikolata falan alırdı yemem için ama yemezdim. o ne öyle üstünde kara kara lekeler falan. biraz düşündükten sonra kafamı kaldırıp hocaya dedim ki: "babam öldü benim" hoca bir bozardı, yamuldu falan, oturdum yerime. sınıftaki kafalar bana çevrilmiş, acıyan gözlerle bakıyor. kömürcü deseydim de kıkırdayan ağızlarla bakacaklardı, ne fark eder? eve gittim okuldan çıkıp. hayat bilgisi ödevimi yaptım. sayfa 26'dan 31'e kadar. oturdum bir youtube açtım sonra. berkcan güven diye birisi babasıyla video çekmiş. babasıyla gülüp eğleniyorlar baya. hatta babası küçükken kamerayla çok haşır neşir olduğu için girmesi kolay olmuş bu işlere. babası çekmiş bir tane bilgisayar elinin altına, oynayıp ederken birkaç uygulama öğrenmiş o da. babasının ve elit ailesinin desteğiyle eğlenerek para kazanır hale gelmiş. ben babama "youtube" desem.. "yeniyor mu?" falan der herhalde. s3 miniyle izlediğim video sona yaklaşırken şarjım azaldı, taktım hemen. arkadaşların aralarında konuştuğu bilgisayar oyunlarını oynayan abileri izledim. sonra, kaç para oldu acaba şu cihazların en ucuzu deyip birkaç siteye göz attım. annemi çamaşır leğenini kucaklarken görüp kapattım onu da. gidip tuttum bir ucundan. akşam ezanının son cümleleri mahalleye tükürülürken babam girdi kapıdan. elinde albeni marka çikolata. uzatmış heyecanla, almam için gözlerimin içine bakıyor sırıtarak. alıp atıyorum koltuğa. "yemekten sonra yerim" diyorum. çömelip sarılıyor bana sıkı sıkı. açıyorum kollarımı ben de. arkasında kavuşturuyorum
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Düşersem Yanarım
cok değil, bundan tam 10 yıl önce tanıştım bu parçayla. internet kafeci adama hafıza kartını verip demiştim ki doldur abi ne kadar sago şarkısı varsa. çıktım kafeden. açtım rastgele yuklediklerinden. başladı sago yanık sesiyle düşersem yanarım demeye. o güne kadar pek derin yaşamazdim hayatı. mahalleye çıkayım, iki maç yapıp eve gideyim, ertesi gün okul, sonra yine maç falan derken geçip gidiyordu ömrüm. ama bu şarkı eşliğinde eve giderken farkında olmadan daldım hayatın dipsiz bataklığına. dedim ki kendi kendime; ulan ali, bir kendine gel artık. asıl derslerine, bir gaye edin, çalış, çabala bir şeyler kazan. yoksa düşersen fena yanacaksın.. içime tatlı tatlı dolan hırs ağzımdan taşıcak kıvama geldi neredeyse. tamam lan dedim. şimdi eve gidicem ve ilk iş kitabı açıp eşekler gibi ders çalışıcam. büyüyüp adam gibi bir meslek alicam elime ve babamın karşısına takım elbisemle çıkıp "bak baba" dicem, "oğlun bir baltaya sap oldu artık. otur evinde rahatına bak. daha fazla çalışmana gerek yok!" bunları kurarken aklımda tatlı tatlı gülüyorum istemeden. şarkıyı tekrara almışım habire çalıyor durmadan. en sonunda döndüm bizim sokağa. önümde bir kalabalık. ufak ufak uğultu sarmış her yanı, sönük bir telaş var. yaklaştım yavaşça insanlara. yardım kalabalığı usulca. bir tane ambulans yanaşmış bizim evin önüne. arkasına da polis arabası park edilmiş. sarı bir şerit çekiyor kapının önüne amcanın biri. eğildim girdim hızlıca onlar arkamdan bağırırken. attım adımımı içeri, kapattım kapıyı. polis ekipleri olanca gücüyle yumruklasa da hiçbir şey duymuyorum o an, sagodan başka. babamların odasının kapısı kapalı olurdu genelde. o an baktığımda ardına kadar açılmıştı. neden bilmiyorum, adımlarım "gitme" dercesine titriyordu, ben odaya yaklaşırken. girdim odaya yavaşça. yanı başımda bir çift
Hap
evde bıraktığı yaşlı annesinin öksürükleri eşliğinde evden çıktı. gecenin karanlığı zifiri, soğukluğu kuruydu. ama aklını meşgul eden yaşından büyük gayesi ona hiçbir şeyi hissettirmiyordu. tek bir amacı vardı bu kahpe dünyanın kararmış çeperinde; annesini yaşatmak. gerekirse kendi ölümü pahasına ona o ilacı bulup getirmek. dar sokakların sessizliğini parçalamaya başladı, hızlı ve kendinden emin adımları. göz kapakları soğuktan kaskatı kesilse de, göz bebeklerinin alevi bir cehennem lavı gibi taşıyordu çukurundan. izbe sokakların isli binalarını tek tek geride bıraktıktan sonra buldu aradığı kişiyi. - paramı ver. - kalk siktir git bulma belanı benden! yamalı ceketinin sol cebinde ısıttığı sustalıyı gırtlağına saplaması bir saniyesini aldı. hakkı olan parayı cebinden alması ise 3. usta bir tedarikçinin, çaylak bir torbacının parasına çökmesi kolay meseleydi. ama o torbacının paradan daha değerli kaybedecek bir şeyi olduğunu kestirememek, hayatına bir saniyede mal olabiliyordu. bulunduğu yere en yakın olan eczaneye doğru yol aldı. saatin üç buçuk oluşu, eczane kapısında sallanan paslı kilide yasal hakkı çoktan tanımıştı. ama cebindeki kör bıçağında yabancı bir kanın bulaşığını taşıyan kişinin kalp atışı, hakimin masaya vurduğu tahta bir tokmaktan çok daha sert atıyordu. çok sert vurdu o da elindeki taşı eczanenin camına. bacaklarını çize kanata girdi içeri. soğuktan yaşaran göz bebekleri seri zikzaklar çizerek aklındaki ilacın harflerini taramaya koyuldu. duvara montelenmiş küçük ışıklı kutudan çıkan sesin desibeli, eline aldığı ilaçların üstünü okumasını zorlaştırıyordu. en sonunda buldu annesinin kurtarıcı kapsülünü. cebinden çıkardığı yarı kanlı paranın bir miktarını bıraktı masaya. gönülsüz ilişkiye giren bir fahişeyi ardında bırakır gibi terk etti
yılbaşı kaktüsü
cerme hanım merhabat. hanımımla videonuzu izleyip biz de kaktüs ağacı süslemeye karar vermiştik dün. apar topar malzemeleri toplayıp giriştik hemen ağaca. eşim fırfırlı bir etek giymişti altına. birçok işi yerde çömerek yaparken tekrar tekrar aşık oldum ona sayenizde. ağacı bitirdik ve şöyle uzaktan nasıl oldu diye bakarken, birden bu anı romatik bir anla hafızamıza kazımalıyız diye bir düşünce fışkırdı serebral korteksimden. ben de sarıldım hanımımın arkasından ve cinsel sevişme faaliyetimiz başlamış oldu o anda. aradan birkaç dakika geçtikten sonra kontrolümüzü kaybedip dünyada var olan tüm nesneleri unuturcasına halvet olmaya başladık. heyecanın ve adrenalin hormon köpüklerinin doruk noktasında karım amansızca çığlık atmaya başladı. o esnada telaşla noldu diye bakarken eşimin cinsel anüsünde kan görüntüleri fark ettim. aman allahım dedim, bu yaşa kadar bakire kalmana toplumsal norm ve ahlak bekçilerimiz çok sevinecek. ben bu gurunun tebessümünü suratımda barındırırken eşim çığlık atmaya devam etmekte ısrarcıydı. can havliyle ağzından attırdığı birkaç kelime topluluğunu kafamda bir araya getirince "salak herif kalk üstümden!" gibi bir serzeniş ortaya çıktı. hızlı bir refleksle kalkmamla olayın ciddiyetini kavraman arasında maksimum 3 salise vardı. meğer doğanın bize armağan etmiş olduğu bu tatlı faaliyetin rehaveti üzerimizdeyken biz de hazırladığımız kaktüs ağacının üzerindeymişiz. o an eşimden genital kılları hakkındaki olumsuz görüşlerimi zihnimin her köşesine saçtığım için özür dilemek geldi. ama attığı çığlıkların sebebinin kendim olduğunu sanarak yarattığım devasa özgüvenin yıkılmışlığı bu duruma pek izin vermedi. şimdi bir devlet hastanesinin yırtık suni derili koltuğundan yazıyorum size bunları. içeride yeni mezun olmuş yakışıklı ve haşin doktor, karımın
Edebiyat
Mary
bu bir son veda mektubu mary. bu bir son palyaço çığlığı. burnumdan dökülen kan süzülürken dudaklarımdan, son kez öpmek isterdim seni. belki biraz koklamak boynunu, belki saçlarını koparırcasına avuçlamak. beni sevdiğini söylemeni istedim sadece senden. istersen tokatla yap bunu dedim. ya da istersen keskin bir bıçakla. yeter ki hissettir bana hayatı. yaşat seni bana. belki bu kadar savruk olmazdım o zaman. belki ellerim gül kokardı kan yerine. barut pisliklerini temizlerken küfretmezdim her gün. kulaklarına en sevdiğin şarkıyı fısıldardım sen uyurken, usulca. bağımlı olduğum şey beyaz toz tanecikleri olmazdı. konuşurken saçtığın tükürüklere kapatırdım gözlerimi. sen olmak ne kadar kolaydı be mary. senin yerinde olmak.. tanrının yanında uyuyan melek kadar ayrıcalıklı. gözlerinin değdiği yer yapışıyor kirpiklerine. belki bir daha bakarsın umuduyla ayrılmıyor ordan. bu umutla yaşamayı öğrendim tam yirmi yıl. uçurum kenarlarında hayalini kurdum. dans ettim seninle kaç defa haberin yokken. kaç defa öptüm dudaklarını sen duymadan, bir bilsen.. sen hiçbir şey bilmiyorsun ama mary. her parçanı defalarca hatmemden bihaber yaşıyorsun yıllardır. bense çok şey biliyorum senin hakkında. teninin kokusunu, kaşlarının tanesini, dilinin yumuşaklığını.. hepsini senden iyi biliyorum. üstelik sana dokunmadan. seni hiç görmeden. anlatsam sana seninle olan rüyalarımı, şahit olabilir misin onların hiç yaşanmadığına? engel olabilir mi gerçekliğin maddesel kaygısı buna? hiçbiri umrumda değil. hislerini söküp attığında bok yığınından farksız kalan insan, neyin maddi kanıtını isteyebilir ki benden.. dün gece bir dilek tuttum. ve buna epey de inandım. sonra da dileğim gerçek oldu. kendi dileğimi kendim gerçek yaptım. inanarak, hissederek, onun hayaline hapsolarak yaptım bunu. bazı dileklerin
Edebiyat