• Hissedebilecegi tek şey, tükenmek olunca insanın, her şey degersizlesiyor.
  • “Yapmak mı” dedi Harrison. “Yapmak mı? Mesele de o ya, oğlum. Bütün kapılar kapandı. Bir yetişkinin sığacağı boş bir rahim bulup içine girmekten başka yapacak bir şey yok. Makinesiz bir tane bulursam ne mutlu bana!”

    Yapacak bir şey yok, bütün kapılar kapalı. Yarın bugünden daha değersiz olacağız. Ve kimsede bunun aksini kanıtlayacak bir emare yok. Her gün yeniden ve yeniden hissedeceğiz kıymetsizliğimizi. Yapacak bir şey olmadığı için ıskartaya çıkarılmış bir vaziyette makinelerin ve onların patronlarının bizim için üretecekleri yeni şeylere sahip olacağız. Ancak onları hak edecek herhangi bir emek sarfetmeyeceğiz. Sadece yaşayacağız, tekdüze ve standartlaştırılmış bir şekilde. Çok mu uzak bunlar? Hayır değil. Şu anda yaşıyoruz. Her gün insan denen varlık daha da değersizleşiyor. Çünkü insan yorulur, yanılır, hata yapar, tembellik yapar. İnsan varsa sıkıntı vardır, zayıflık vardır. İnsan insanca yaşamaya çalıştıkça medeniyet için sorun yaratmaya da devam eder. Bunun önüne geçebilecek tek yol otomotize edilmiş yepyeni bir medeniyettir. Tıpkı şu an sürüklendiğimiz dünya gibi.

    Tekdüze hayatlarımızdan ne kadar sıkılıyoruz? Sıkıntımız bizi hangi eylemleri yapmamıza kadar götürüyor, bunların cevabını verebilmemiz gerekiyor. Çünkü modern insan sıkılır. İş yapar sıkılır, işten elini çeker yine sıkılır. Çünkü insanın tüm kıymeti yaptığı iş ile ölçülmekte, bizatihi kendi değeri göz ardı edilmektedir.

    Doktor Paul Proteus mekanikleşmiş hayatı için bir sabotajcı olmak için işte bundan can atmaktadır. Ürettiği değeri hissedebilmek için vazgeçer her şeyden. Babasının çizdiği ufka ulaşabilmek için yapması gerekenler çok basittir oysa. Ancak sistem içinde yükselmek kolay, sistemin dışına çıkmak zordur dostu Finnerty’nin dediği gibi. O zor olanı yapar, bütün suçlamaları göze alarak sistemin dışına çıkar, yani sistemin tam karşısına geçer. Sıradan insanların yanında olur, sadece insan oldukları için, makinelerin maharetinden vazgeçer, haşat ve ıskartaların arasına dalar. Çünkü gerçek hayat orada akmaktadır, kanlı ve canlı bir şekilde. Kitap boyunca Ilium kentinde müdürlerin ve mühendislerin yaşadığı bölgeyi puslu bir şekilde görebilirken, Yuva diye adlandırılan ve sıradan, işe yaramaz insanların yaşadığı bölgeyi tüm canlılığıyla görürüz. Paul bir gece tek başına gittiği Yuva’dan tedirginlik içinde ancak içinde ezikliğini hissettiği bazı duygularla ayrılır. Buradaki insanlara içten içe acımaktadır ve bu insanların acınacak durumda olmalarına sebep aslında kendisi gibi makinelerin başındaki mühendisler ve müdürlerdir ve Paul bunun bilincindedir. Bu bilinç yavaş yavaş sistemin sorgulanmasına ve sistemden çıkmasına kadar götürür Paul’u.

    Paul gayrı ihtiyari bir şekilde suça sürüklenmektedir, çünkü ne zaman ki sistemi sorgulamaya başlar o zaman sistem tarafından potansiyel bir suçlu olarak algılanır. Onun kadar zeki birinin sistemin içinde yer almaması onun muhtemel bir sabotajcı olacağını da göstermektedir. Buna makinelerin ve makinelere inanan insanların imanı tamdır. Paul farkında olmadan gizli bir cemiyetin içine doğru yol alır. Kendi önceleri farkında değildir fakat bu cemiyete bağlılığa giden tüm yollar döşenmeye başlamıştır onun için. Lasher ilk tanıştıklarında Paul ve Finnerty’ye söyle der: “İşler, beyler sahte bir Mesih’in gelişi için tam tavında ve geldiği zaman kan çıkacak.”

    Ve o sahte Mesih için Paul’den iyi bir aday olamaz. Zira tüm ulusça sevilen saygı duyulan bir figürün zeki çalışkan ve gelecek vadeden varisidir. Oysa Paul sadece sistemin dışına çıkmak standartları ve tekdüzeliği kendi adına kırmak istiyordur. Fakat sistem onu öyle bir yerde konumlandırır ki ya kendisine ihanet etmek zorunda kalacaktır ya da sisteme. O kendine ihanet etme yanlışına düşmez. Zira sahip olduğu herşeyi Paul’e borçlu olan eşi Anita da kendisine adice ihanet eder. Paul’un gidecek bir evi kalmamıştır. O da Yuva’ya döner. Herşeyin başına. Tekdüzeliği yıkar, standartları parçalar. Kanlı ve başarısız olacağı en başından belli bir devrim girişiminde en ön saflarda olur. Ve yine kendini denemiş olmanın gururu ile sisteme teslim eder.

    “Kazansak da kaybetsek de önemi yok, Doktor. Önemli olan denemiş olmamız. Denedik, kayda böyle geçecek.” der Lasher Paul ile yaptığı son konuşmalardan birinde. Gerçekten de öyle değil mi sıkıcı, tekdüze hayatımızın zincirlerini kırmaya niyet ettiğimiz ilk anda biz de denemenin o erişilmez hazzını yaşamıyor muyuz? Denemek, sonu kötü olsa da makinedeki bir dişliyi kırmak, galiba tüm mesele burada yatıyor.