göğün kumaşını giydiğim bu son gecede
kalbi uğulduyan bir ışığın gözlerine bakarak
eğildim ellerimi bir kenara bıraktım
gömleğimi çıkardım bir kenara bıraktım
adımın geçtiği yerleri yırttım bıraktım
gövdemi inleyen uçurum ordaydı bıraktım
akan bir şeyler vardı solumda usul usul
belki dünyaydı belki değildi bıraktım
çiçeğin biri yanıma geldi beni diledi kendine
çiçeğin beni dilediği yeri kestim bıraktım
büyük bir zamana vardım içimdeki taşlarla beni bileyen bir ırmağı geride bıraktım çatlamış kerem idim bir dikenin alnında göğsümde uyuttuğum atlar vardı bıraktım ağrıyan aklım için mana bulamam ruhuma kaybolmak sonsuzdur insan hep mağlup
istemem beni görmeye gelmiş bir yaşamak
yoluna söz dökülmüş gümüş sular istemem
duvarımı ördüm sarmaşıklar hazır boynum ince
bir zambakla kapattım kapısını zamanın
asılı kaldım gövdeme oturan çukurun dibinde
kalbimi bağışlayamam bana açılan bir yaprağa kirpiğinden öpemem bu nefes benim değil
çünkü ben çünkü gecenin gümüş ayaklarıyla siyahı var eden dünyanın karnından geçtim gördüm ki sesimi verdiğim gölge bana eğridir
suyu yanlış okudum göğü yanlış açtım
…
defteri kapattım zamanı sildim kanattım güneşi
yerinden kopan kayaların gürültüsüyle sustum
gülü denedim yaprağın bilgisini kavrayarak
dilime düşen zamanın kumaşıyla
yağmurun üslubuna varmak diledim
olmadı, kederiyle gezinen bir toz kadar değildim
varamadım kuşların ağzındaki buğdayın sabrına
gittim ölçüsünü aldım boşluğun suya uzandım sebep ettim bir daha dönmemek üzere dünyaya
avucumda tuttuğum bu makas
gölgemi kesmek için