Tuğba

Puan vermedi·48 syf.·
2023 122. kitabı
Şiirlerinden önce hayatının bilinmesi gereken bir şair Tsvetayeva. O, evladını kaybetmiş bir anne, hayat arkadaşı kurşuna dizilmiş bir eş ve vatanından sürülmüş bir kadın… Profesör bir baba ve müzisyen bir annenin çocuğu olarak 1892’de dünyaya gelen Tsvetayeva yazın hayatına şarkı sözü yazarak başlamış, bir de albüm çıkarmış olsa da, kariyerine müziği bırakarak şiirle devam etmiş. Eğitim aldığı dönemde katıldığı edebiyat çevrelerinde tanıştığı subay Sergei Efron ile 1912’de evlense de, tanıştığı kişilerle kurduğu ilişkilerde saplantılı bir bağımlılık göstermesi ve duygularının karşılıksız kalması nedeniyle hayli acı çekmiş. 14 yaşında annesini kaybeden ve babasından gerekli ilgiyi göremeden geçirdiği çocukluğunda, ihtiyacı olan sevgiyi, geliştirdiği savunma mekanizmasıyla bağımlılık ekseninde karşılamaya çalıştığını görüyoruz. Varlıklı bir aileye doğmuş olan şairin, 1917’de başlayan Rus Devrimi’yle birlikte karanlık günleri de baş göstermiş. Eşi orduya katılan, üç çocuğuyla yoksulluk ve açlığın çıkmazında hayatta kalmaya çalışmasına rağmen ne yazık ki iki çocuğunu yurda bırakmak zorunda kalır. 3 yaşındaki kızının açlıktan ölmesi sebebiyle derin bir kedere gömülen Tsvetayeva için, devrim karşıtı olmasıyla bir de sürgün kararı çıkar. Sadece bir kez görüştüğü ama uzun süre mektuplaştığı, derin bir bağla bağlı olduğu, şiirlerinde de kendisine sıklıkla yer verdiği yazar Boris Pasternak, sürgün sürecinde kendisinin yanında olur. Vatanından ayrı geçirdiği süreyi hayli verimli kullanan şair, duyduğu tarifsiz acıları şiiriyle harmanlayarak bir nebze de olsa teselli bulmaya çalışır, fakat bu mümkün olmaz. SSCB tarafından eşi de kurşuna dizilerek öldürülen şair için devam etmesi gereken bir yaşam kalmamıştır artık. Bulaşıkçılık yapmak için iş görüşmesine gittiği restaurant
Kaçmayalım CehennemdenMarina Tsvetayeva · Artshop Yayıncılık · 202141 okunma
Reklam
Puan vermedi·504 syf.·
2023 121. kitabı
“…sürekli tıkınmak peşinde koşan bir açgözlülük vardı; kiminin yüzüne adeta keskiyle kazınmış, kiminin yüzünün çamuruyla birlikte yoğrulmuş, sert veya yumuşak çizgiler taşıyan, daha bir kötücül veya iyicil izlenimi uyandırabilen, yüzlere kurdu, tilkiyi, kediyi, papağanı ve köpekbalığını çağrıştıran ifadeler veren, fakat şu ya da bu biçimde hep kendine dönük, iğrenç bir hazza dönük açgözlülük; doyuma ulaşması imkansız bir “Daha da, daha da olsun!” tutkusu; mal, para, mevki ve itibar kazanma tutkusu; zenginliğin o başlı başına bir uğraş olan tembelliğine kavuşabilme tutkusu. Her yerde bir şeyler atıştıranlar vardı; için için yanan bir hırs ve açgözlülük ateşi, köksüz her şeyi yakmaya hazır, her yeri ve her şeyi kaplayarak yayılmaktaydı; bu ateşten yükselen pis kokular bütün güverteyi sarıyor, kaçınılması ve engellenmesi imkansız bir biçimde küreklerin temposuyla taşınıp götürülüyordu; bu tutkunun alevleri bütün güverteyi sarmıştı.” Su-Varış, Ateş-Çöküş, Toprak-Bekleyiş ve Hava-Eve Dönüş başlıkları altında dört bölümden oluşan eser Augustus dönemi Roma’sında devrin Sezar’ı Augustus’un doğum günü şenliklerini kutlamak amacıyla Brundisium limanına gelmeleriyle başlar. Yaşamının son on sekiz saatinin konu edildiği büyük şair Vergilius, daha gemi yanaşır yanaşmaz başlar keder içindeki sorgulamalarına. Kendisini taşıyan tahtırevanın üzerinde kalabalıktan sıyrılıp yoksul mahallelere girdiğinde ayaktakımının arasında bulur kendini. Kitlenin ve kitle kültürünün, şan, şöhret, para ve bunlarla gelen hunharca yaşama tutkusunun hakim olduğu çağa acıyarak bakan şairin gözleri, içinde büyük eseri Aeneis’in bulunduğu sandığı taşıyan genç oğlana takılır. “Aeneis’in İtalyanları bunlardı demek” diyerek iç geçirir ve şiirine umut bağlar bir an. “Belki bunun üstesinden yine de ancak ruhun
Vergilius'un ÖlümüHermann Broch · İthaki Yayınları · 2012474 okunma
“Istırap, iz bırakmadan geçmez”
10/10
·328 syf.·
2024 19. kitabı
Yaşamın anlamı, insan mutluluğunda saklıdır ve mutluluk kişisel bir olgudur. Çünkü her birey, etrafındaki olayları, nesneleri, kişileri gerçeğe uygun olduğu için değil de, kendileri için tasarladıkları anlama göre algılar, yorumlar. Birey tarafından yorumlanmış gerçek saf değildir ve kesin doğru olmadığı için de yanılgılarla doludur. Her birimizin hayatında, belli dönemlerde içine sıkıştığımız boşluk anları olmuştur. Yaşamı anlamlandırmaya çalıştığımız, tüm eylemlerimizi mantıklı bir nedene bağlamak istediğimiz, her yeni yaşam umuduyla tutunduklarımızın çoğu zaman hiçlik bulantısına dönüştüğü girdap anları… Şeytan Tangosu böyle bir hiçliğin kitabı. Macar romancı ve senarist Laszlo Krasznahorkai’nin “1985” yılında yayınladığı romanı “Şeytan Tangosu,” nasıl ifade edeceğimi bilemediğim, yorumlaması zor, sarcısı bir eser. Klasik sinemanın son temsilcilerinden başarılı yönetmen “Bela Tarr”ın “1994”te sinemaya da uyarladığı romana konusu itibarı ile kısmen vakıf olsam da okuma deneyimi bambaşka bir duyguydu. Eser, şehre uzak mesafedeki kasaba sakinlerinin kendi çürümüşlüğüne hapsolduğu Site’de geçer. Toplumsal yozlaşmışlık, ahlaki çöküş ve yerle bir olan sistemin içinde, birey olmaktan uzak insanların umuda bel bağlamış umutsuzlukla, devinimsizlik içinde varlıklarını sürdürdükleri hayatlarını konu alır. Mevsimin sanki sonbaharda sıkıştığı, aralıksız yağan yağmurun kasvetli sağanağı altındaki kasaba sakinlerinin, kaçınılmaz olana karşı sürdürdükleri beyhude mücadeleleri umutsuz bir bekleyişe dönüşür. İhtiyaç duyulan kurtarıcı, bize Tanrı imgesini hatırlatan “İrimias” karakteriyle dönse de; dayanışma ruhunu yitirmiş kasabalılar için değişen pek de bir şey olmayacaktır. Kitapta bir pasaj var ki; hem kitabın, hem de hayatın özeti gibidir: “Binanın köşesinden
Şeytan TangosuLászló Krasznahorkai · Can Yayınları · 201398 okunma
Bu bir Caravaggio yazısıdır ve bolca spoiler içerir!!!
Puan vermedi·500 syf.·
2022 64. kitabı
“Nec Spe, Nec Metu” “Umut etmeden ve korkmadan yaşa.” Michalengelo Merisi, namı diğer Caravaggio, 29 Eylül 1571’de adını aldığı Milano’nun Caravaggio kasabasında dünyaya geldi. 1576 yılında, Caravaggio henüz beş yaşındayken başlayan veba salgınında aile büyükleri olan erkeklerin tamamını kaybetti. İlk eğitimi konusunda kesin bilgi olmasa da 1584 yılında Fresk ustası Peterzano’nun yanında Rönesans sanatına ait teknikler konusunda geleneksel temel kazandığı düşünülüyor. Barok resim tekniklerini kısmen kullansa da, Rönesans dönemi resimlerinde görmeye alışık olduğumuz motif ve teknikleri ( havada uçuşan melekler, açık ve aydınlık tema, çıplak erkek figürleri ), Caravaggio’nun tablolarında göremeyiz. “Chiroscuro” tekniğinden faydalanan ressam, ışık ve gölgenin oluşturduğu keskin zıtlık aracılığıyla üç boyutlu nesnelere hacim kazandırmanın yanı sıra; ışığı, figüre ya da istenilen noktaya odaklayarak tiyatro sahnesi havası yaratmış, aydınlık ve karanlık alanlarda dramatik etkiyi artırmak amacıyla, ileride “Caravaggioculuk” olarak da anılacak olan “tenebrizm” tarzını geliştirmiştir. Maniyerizm’e karşı bir tepki olarak doğan Realizm, belki de en yoğun ifadesini Caravaggio’nun resimlerinde bulmuştur. Kompozisyonlarındaki figürleri, Roma’nın arka sokaklarında belaya karıştığı arkadaşları, şehrin düşkünleri ve fahişelerden, kısaca halk arasından seçtiği modellere bakarak gerçekleştirmiştir. Bu tutumu dinsel ya da mitolojik nitelikteki resimlerinde bile sürdürmüş ve sanatıyla tartışma yaratmıştır. Sanatçı, “Aziz Matta’ya Çağrı,” yapıtında, dinsel bir konuyu yansıtmasına rağmen; konuyu ele alma biçimi ile gerçekçi ve devrimci bir tutum sergilemiştir. Ateşli ve hırçın mizacı ile yaşdığı kayıpların yanı sıra, dönemin Katolik Kilisesindeki karışıklıklar ve
CaravaggioAndrew Graham Dixon · Alfa Yayınları · 202126 okunma