“…sürekli tıkınmak peşinde koşan bir açgözlülük vardı; kiminin yüzüne adeta keskiyle kazınmış, kiminin yüzünün çamuruyla birlikte yoğrulmuş, sert veya yumuşak çizgiler taşıyan, daha bir kötücül veya iyicil izlenimi uyandırabilen, yüzlere kurdu, tilkiyi, kediyi, papağanı ve köpekbalığını çağrıştıran ifadeler veren, fakat şu ya da bu biçimde hep kendine dönük, iğrenç bir hazza dönük açgözlülük; doyuma ulaşması imkansız bir “Daha da, daha da olsun!” tutkusu; mal, para, mevki ve itibar kazanma tutkusu; zenginliğin o başlı başına bir uğraş olan tembelliğine kavuşabilme tutkusu. Her yerde bir şeyler atıştıranlar vardı; için için yanan bir hırs ve açgözlülük ateşi, köksüz her şeyi yakmaya hazır, her yeri ve her şeyi kaplayarak yayılmaktaydı; bu ateşten yükselen pis kokular bütün güverteyi sarıyor, kaçınılması ve engellenmesi imkansız bir biçimde küreklerin temposuyla taşınıp götürülüyordu; bu tutkunun alevleri bütün güverteyi sarmıştı.”
Su-Varış, Ateş-Çöküş, Toprak-Bekleyiş ve Hava-Eve Dönüş başlıkları altında dört bölümden oluşan eser Augustus dönemi Roma’sında devrin Sezar’ı Augustus’un doğum günü şenliklerini kutlamak amacıyla Brundisium limanına gelmeleriyle başlar. Yaşamının son on sekiz saatinin konu edildiği büyük şair Vergilius, daha gemi yanaşır yanaşmaz başlar keder içindeki sorgulamalarına.
Kendisini taşıyan tahtırevanın üzerinde kalabalıktan sıyrılıp yoksul mahallelere girdiğinde ayaktakımının arasında bulur kendini. Kitlenin ve kitle kültürünün, şan, şöhret, para ve bunlarla gelen hunharca yaşama tutkusunun hakim olduğu çağa acıyarak bakan şairin gözleri, içinde büyük eseri Aeneis’in bulunduğu sandığı taşıyan genç oğlana takılır. “Aeneis’in İtalyanları bunlardı demek” diyerek iç geçirir ve şiirine umut bağlar bir an.
“Belki bunun üstesinden yine de ancak ruhun