Dört kuşak kadının taşıdığı ortak bir acı var bu kitapta. Zaman değişiyor, şartlar değişiyor ama kaderin tonu pek değişmiyor. Anne, anneanne, büyük anneanne ve Şehnaz… Hepsi farklı hayatlar yaşamış gibi görünse de aslında aynı yarayı başka biçimlerde taşımışlar. Bu kuşak aktarımı beni gerçekten sarstı. Çünkü acının kalıtsal olabileceğini, suskunluğun bile miras kalabileceğini çok net hissettim.
Şehnaz karakteri özellikle zihnime takıldı. Güçlü, akademik kimliği olan, mantıklı bir kadın… Ama söz konusu aşk olduğunda kırılgan, ısrarcı, hatta kendine bile bile zarar veren birine dönüşüyor. E.’nin narsist yapısı karşısında zaman zaman “yapma” demek istedim ona. Ama bir yandan da Şehnaz’ı anladım. Bazen insan eksik hissettiği yerden bağlanıyor. Yasak, zor, imkânsız olan daha çekici geliyor. Belki de insan en çok yara aldığı yerde bir anlam arıyor.
Annesinin uyurgezerliği ise sadece fiziksel bir durum değil; bastırılmış gerçeklerin gece ortaya çıkışı gibi. Gündüz susulan her şey, gece dile geliyor. Ve o gerçekler makyajı akmış bir yüz gibi duruyor karşımızda. Geçmiş ne kadar cilalanırsa cilalansın, bir yerden çatlıyor.
Kitap genel olarak çok akıcıydı. Özellikle son bölümlerde tempo arttıkça ben de hikâyeye daha çok kapıldım. Başlarda mesafeli durduğum yerler oldu, bazı detaylarda yorulduğumu hissettim ama finalde o mesafe tamamen kapandı. Roman beni içine çekti ve o buruk tat da orada kaldı.
Bu kitap bende huzursuz ama gerçek bir etki bıraktı. Narsist bir erkeğin gölgesinde küçülen bir kadın, dört kuşağın susarak büyüttüğü acılar ve unutamamanın yükü… Belki tam anlamıyla sevemedim ama etkisinden de çıkamadım. Bazen en çok iz bırakan kitaplar, duygularımızı netleştirmeyenler oluyor.
Bu roman benim için tam da öyleydi: Bitince kapanmadı. İçimde kaldı.