IKEA kataloglarından fırlamış kusursuz mobilyalarla döşeli, her köşesi taksitle satın alınmış konfor kokan geniş evler.. Sahibi olduğumuzu sandığımız kaliteli eşyalar, ruhumuzu sığdıramadığımız estetik vücutlar. Ve en nihayetinde kendi kurduğumuz modern hapishanelerin mutsuz gardiyanları haline gelen biz. Üstelik bu esaret yeni de değil; on yıllardır aynı çarkın dişlileri arasında ezilmekteyiz.
Dövüş Kulübü, adını sinema tarihinin efsaneleri arasına yazdırmış olsa da; her şey yazarın sarsıcı ve cesur kaleminden dökülen bir hikayeyle başlıyor aslında. Yönetmenin sinemadaki karanlık atmosferle zihnimize kazıdığı bu hikaye, modern insanın uyuşmuş ruhuyla girdiği savaşı anlatıyor. Bunları söylemek haddim değil ama; kitabı okurken fark ettim ki filmdeki karakter seçimleri muazzammış. Brad Pitt’in güvenilmez karizmasıyla devleşen Tyler Durden ve Edward Norton’ın bitkin, uykusuz, savruk Joe halleri hepimizin zihninde iz bıraktı. Koca Bob, Marla Singer.. Kitabı okurken yazarın sert, net ve mizahi üslubu, betimlemeleri bu karakterlere hayat veren zaten başka birileri olamazmış dedirtti. Hani okuduğumuz kitapların filmini izlemek bizi hayal kırıklığına uğratır ya. Bu defa öyle değil, ikisi birbirinden güzel. Filmin kitabı mı demeli kitabın filmi mi bilemedim.
Kitapla ilgili beni en çok şaşırtan şey; dijital dünyanın, instagram filtrelerinin, beğenilerin, algoritmaların henüz hayatımızı ele geçirmediği o yıllarda bile insanın aynı zaaflarla boğuşuyor olması. Bitmek bilmeyen tüketim çılgınlığı, ideal beden algısı, estetik merakı ve "kendini arama" adı altında pazarlanan huzur arayışı. O yıllarda mobilya kataloglarına ve reklamlara bakıp eksik hissederken, şimdi yirmi dört saat başkalarının kusursuz ve filtrelenmiş hayatlarını izleyerek kendi varlığımızı hırpalıyoruz. Kapitalizm
IKEA kataloglarından fırlamış kusursuz mobilyalarla döşeli, her köşesi taksitle satın alınmış konfor kokan geniş evler.. Sahibi olduğumuzu sandığımız kaliteli eşyalar, ruhumuzu sığdıramadığımız estetik vücutlar. Ve en nihayetinde kendi kurduğumuz modern hapishanelerin mutsuz gardiyanları haline gelen biz. Üstelik bu esaret yeni de değil; on yıllardır aynı çarkın dişlileri arasında ezilmekteyiz.
Dövüş Kulübü, adını sinema tarihinin efsaneleri arasına yazdırmış olsa da; her şey yazarın sarsıcı ve cesur kaleminden dökülen bir hikayeyle başlıyor aslında. Yönetmenin sinemadaki karanlık atmosferle zihnimize kazıdığı bu hikaye, modern insanın uyuşmuş ruhuyla girdiği savaşı anlatıyor. Bunları söylemek haddim değil ama; kitabı okurken fark ettim ki filmdeki karakter seçimleri muazzammış. Brad Pitt’in güvenilmez karizmasıyla devleşen Tyler Durden ve Edward Norton’ın bitkin, uykusuz, savruk Joe halleri hepimizin zihninde iz bıraktı. Koca Bob, Marla Singer.. Kitabı okurken yazarın sert, net ve mizahi üslubu, betimlemeleri bu karakterlere hayat veren zaten başka birileri olamazmış dedirtti. Hani okuduğumuz kitapların filmini izlemek bizi hayal kırıklığına uğratır ya. Bu defa öyle değil, ikisi birbirinden güzel. Filmin kitabı mı demeli kitabın filmi mi bilemedim.
Kitapla ilgili beni en çok şaşırtan şey; dijital dünyanın, instagram filtrelerinin, beğenilerin, algoritmaların henüz hayatımızı ele geçirmediği o yıllarda bile insanın aynı zaaflarla boğuşuyor olması. Bitmek bilmeyen tüketim çılgınlığı, ideal beden algısı, estetik merakı ve "kendini arama" adı altında pazarlanan huzur arayışı. O yıllarda mobilya kataloglarına ve reklamlara bakıp eksik hissederken, şimdi yirmi dört saat başkalarının kusursuz ve filtrelenmiş hayatlarını izleyerek kendi varlığımızı hırpalıyoruz. Kapitalizm