“Bak senin için ölüyorum, seni sevdiğim için, ölüyorum, fakat sen mademki bunu biliyorsun, işte artık mesudum… Ve başka bir şey istemedim, yemin ederim ki mukaddessin, başka bir şey istemedim”
onu beklemiş, sonsuz beklemiş, o yanında yokken ölmekten korkarak beklemişti. Son bir defa daha görüp, “Ah güzelsin, yücesin, bana hayatı sen sevdirdin, meleksin” deyip ölmek için ne kadar istemişti.
Ah, o zaman Süreyya bu kadının kalbinde nasıl bir acı volkanı olduğunu hissetse, gelip gözlerine bakarak “Yine gidiyor musun?” diyen dudakların nasıl bir, “Yok gitme, ölüyorum” diye ağlamak ihtiyacıyla titrediğini fark etseydi…
…artık mücadelerden bitap, endişelerle güçsüz, her şeyi bırakmak, hepsinin içinde hüngür hüngür ağlayarak, “Lakin halime bakınız!” demek ihtiyaçlarıyla azap çekiyordu. “Beni mesut ve rahat görüyorsunuz değil mi? Fakat bakınız işte ağlıyorum… Demek ki ne mesut, ne rahatmışım, ooh, rahat değilim; hiç, ben hiç değilim… Saadet nerede!”
İçinden durup dururken, “Senin, senin için, senin gözlerin için ölürüm!” diye haykırmak isteyen arzuları susturup ona sükunetle hitap etmek onu bitiriyordu.