-“Hayat ağır.”
-“Hayat ağır.”
- “Hayat ağır.”
-“Ne diyorsun be mübarek hayat neden ağır olsun mis gibi hava, deli misin?”
-“Deli.”
-“Deli.”
…
-“Çattık yine. Dayı, az çekil önümden acelem var gitmem gerekiyor.”
-“Çekil.”
-“Çekil.”
-“Çe…”
Daha çekilmeden, zağlının* ışıltısı gibi parlayan kırmızı spor arabasının gazını kökledi. Biran homurdandı araba, şaha kalkarmışçasına şaft dişlileri itekledi arabayı. Tozu dumana katarcasına kayboldu gözlerden. Ardından baka kaldı, ağzını açacak oldu, sustu.
Kolaydı herkese sıfatlar takıp, manalar bulmak. Bilmeden etmeden hüküm vermek kolaydı. İnsanlar en çok bunu becerirlerdi akılları sıra. Havalarda uçardı küçümsemeler, aşağılamalar. Kişinin gözleri kendinden başkasını görmez, en zekidir o, en mükemmel, en harika yaratılandır.
-“Kırmızı,” dedi usulca. Kendisinin en sevdiği renkti bu. Yanına da beyazı kattı mı değmeyin keyfine. Ömrü bitti, gitti kırmızı beyazı göklerde dalgalandırmak için. Ne badireler atlatıp, neler neler yaşadı. Bu sebeple ne ailesi oldu, ne çocukları ne de kimsesi. Bir başınaydı, yapayalnız. Hiçbir şey umurunda olmazdı, unutulmak kadar.
Havaya kalkan toz taneleri değerken toprak üstüne, siper etti elini gözlerine, ileriye bakındı gözleri, toz bulutu halinde gidiyordu kırmızı otomobil. Yüklendi sırtına yükünü, sol ayağı ile attı ilk adımını, yürüdü.
Her sabah gün doğmadan kalkar, daha yeşilliklerin üzerindeki çiğ kurumadan yola koyulurdu. Dere kenarında küçücük iki odalı bir evi ve önünde ufacık bir bahçeye sahipti. Aklı fikri tüketmekten çok üretmekte, faydalı olabilmekteydi. Dereden kendi yapmış olduğu hidrofor sistemi ile evine suyu getirmiş ve belli aralıklarla ise bahçesindeki mis kokulu sebze meyve bitkilerine de su vermeyi unutmamıştı.
Bütün buluşların insan anatomisinden yararlanılarak yapıldığını çok