Kendine yabancı, çevresindekilere yabancı, duygulara yabancı… Kendi yaşamını başkasının hayatıymış gibi dışarıdan seyreden mekanik bir insan. Sadece fizyolojik zevklerin tadını hissedebilen bir birey. Bu karaktere hem çok kızacak hem de onun için çok üzüleceksiniz. Bazı konularda hak verdiğiniz bazı durumlarda ise “Nasıl insan bu?” dediğiniz birisi olacak.
Normalde bir kitabı okumadan filmini izlememek gerektiği kuralını desteklerim ama söz konusu büyük yazarlar olunca bu düstur geçersiz kalıyor. Yani yaşananları bilsek bile muhteşem üslubun, muhteşem cümlelerin zevkine bırakıyoruz kendimizi ve senaryoyu bilmemize rağmen kitabın hakkını veriyoruz. Demek ki “önce kitap okunmalı sonra filmi izlenmeli” düsturu edebi değeri üst düzey olmayan, senaryonun merak edilmesinin hayrına kendini okutan kitaplar için geçerli.
Ben önce, bu kitabın Türk sinemasına uyarlanan ve bir Zeki Demirkubuz filmi olan “Yazgı” yı izledim, ardından bu filmin Camus’un Yabancı’ sından uyarlandığını öğrendim. Öğrenince mutlaka okumalıyım deyip aldım elime kitabı. Filmi izlerken karışık bir duygu hissetmiştim. Karakterin kayıtsızlığından rahatsızlık duymuş ama zaman zaman cümlelerine katılmıştım. Bazı durumlarda kendi hayatımda onun gibi düşündüğümü fark etmiştim. Sonrasında kitabı okuduğumda aynı duyguları tekrar tekrar yaşadım. Kısacası kitabı ne kadar beğendiysem Yazgı filmini de o kadar başarılı buldum. Bu incelemem hem kitaba hem filme yapılmış oldu ama siz değerli okuyucular beni mazur görürsünüz :))
Demem o ki bu kitap size kendinizi sorgulama ve insan denen karmaşık canlıyı bir nebze de olsa anlama fırsatı verecek, insanın iç dünyasına bir bakış sunacak değerli bir eser. Aynı zamanda şaşırtan kurgusuyla da hem akıcı hem ders verici nitelikte.