"Şeker Portakalı" eserini henüz on bir yaşındayken Türkçe öğretmenim hediye etmişti. Bugün üzerinden altı sene geçtiği hâlde her okuyuşumda yüreğimde aynı sızıyı hisseder, Zezé'yle aynı acıyı paylaşırım.
Hayatın gerçek yüzüyle çok erken tanışan, yoksulluğun pençesinde geçinmeye çalışan zavallı bir ailenin, haylaz bir o kadar da ince düşünceli çocuğu Zezé...
Yaptığı yaramazlıklar sebebiyle çok fazla dayak yiyen bir çocuk ve ailesi dövmeyi alışkanlık hâline getirmiş âdeta. Bir yerden sonra ailesinin Zezé'yi çok sık dövmesinin altında psikolojik sebeplerin yattığını düşündüm. Sırtlarındaki yoksulluğun izi geçmez yükü, bunun getirdiği geçim derdi, çok uzun saatler boyunca çalışması gereken anne, abla ve işsiz olması sebebiyle söylenilen her sözü aşağılayıcı bir hakaretmiş gibi algılayan baba... Sonuç ise Zezé'nin her seferinde çok ağır dayaklar yemesi...
Şans bu ya; başta düşman bellediği Manuel Valadares ile yani sonradan en kıymetli varlığı olacak sevgili "Portuga"sı ile tanışır. Bir anda hayatı güzelleşir...
Ve şanssızlık bu ya; sevgili "Portuga"sını çok zamansız ve büyük bir hüzünle kaybeder. O kadar ki ailesi ve çevresindekiler daha tam olarak neye üzüldüğünü bile bilmeden yaşadığı şok sebebiyle öleceğini düşünür ve Zezé'ye iyi davranmaya başlarlar. Fakat artık ne önemi var ? Hayatınızdan bütün mutlulukların, umutların, hayallerin alındığını düşünün...
Kitaptan bir alıntı:
"Tanrım! Hayatta neden birileri hep bunca çile çekmek zorunda?"
Sadece küçük bir çocuğun serzeniş dolu yaşantısına bakarak bile dünyanın adil bir yer olmadığına kanaat getirebiliriz. Keşke çocukluğunu yaşayamayan bütün çocukların hayatına şefkatle dokunacak bir Portuga'sı olsa ve hiç ölmese...
Kitaptan bir alıntı:
"Çünkü şefkat olmayınca hayatın pek değeri kalmıyor..."
Şüphesiz hayatımın