Olgunlaşan bir meyve gibi kente düşmüştü Nergis.
Geleli iki aydan fazla olmasına rağmen bir düzen tutturamamış, günlerini sahildeki son çay bahçelerinde aylaklık ederek, bazen (nadiren) düşünerek, çoğunlukla da ardı ardına Türkçe romanlar okuyarak geçirmişti. Senelerdir başka memleketlerde edindiği kruvasanlı, macchiato’lu kahvaltı alışkanlıklarını sürdürmek istemediğinden, sabahları çayla simitle karnını doyuruyor, günün diğer öğünlerini de tostla, gözlemeyle, ayranla geçiştiriyordu. Zaten alıştığı ravioli’leri, burrito’ları burada servis eden hepsi birbirinin aynı lokantaları artık içi almıyordu. O nedenle Oya buluşmak için Levent taraflarında bir alışveriş merkezini önerince canı sıkıldı. Ama iki aydır yakasını bırakmayan bezginlik, bıkkınlık ve koyvermişlik hissi sebebiyle başka bir yerde buluşmayı da teklif etmedi. Bunca zamandır kimseyi arayıp sormamasının suçluluğunu yüreğinde belli belirsiz taşıyordu. Üstüne üstlük eninde sonunda bir işlerle meşgul olması lazımdı. Oya’nın kulağı delikti, bir yerlerde Nergis’e göre bir iş varsa Oya’nın haberi olurdu. Daha da önemlisi, Oya severdi Nergis’i, koruyup kollardı kendince, yardımcı olmak isterdi. Nergis Oya’nın “Yaz Gölgelerinde Lucy” macerasından haberdar olup olmadığını merak etti birden; Türkiye’den doğru düzgün kimseye anlatmamıştı olan biteni. Kendisi Amerika’dayken Türk basınını takip etme fırsatı çok olmuyordu ama anladığı kadarıyla zaten habercilerin de pek ilgisini çekmemişti mevzu. Böylesi daha iyiydi elbette. Yeni hayatı başkalarının bakış ve müdahalelerine açılmadan, bir müddet kendi kendine kalmak, dönüştüğü insanı tanımak, onunla biraz vakit geçirmek istiyordu. Bu gitgide azalacağına kuvvetlenen yalnız kalmak arzusu nedeniyle Ankara’ya annesinin yanına ya da Antalya’ya babasının yanına gitmemiş,