"Burada çelişkili bir hava esiyordu; bir umut ve umutsuzluk, sabırsızlık ve aldırmazlık, bitkinlik ve heyecan karışımı. Tüm bu insanlar aynı kayıp düşe aitti."
Hayat sınav zor bir sınav gibi ağır ilerlemekteydi. Etrafımda başımı döndüren dünya, inanılması çoğu zaman güç gelecek kadar hızlı ve karışıktı; bense bu hıza, bu karmakarışık düzene ayak uydurabilmek, bu keşmekeşin içinde kendime ait bir yer edinebilmek için son derece yavaş, yetersiz ve acemi kalıyordum. Attığım her adımda gençliğimin omuzlarıma bir yük gibi bindiğini iliklerimde duymaktaydım. Bu yükü götürüp götüremeyeceğim ise kimsenin umurunda değildi. Oysa hayat şeddeli bir tokat gibi yüzümde patlayıp duruyordu sanki.
Bu beden ona bir yük, bir eziyet, altında çok, çok ağır duygularla ezildiği bir ağırlıktı. Bu çok ağır korku, bu çok ağır utanç ve bu çok ağır başka tatsız duygular zihninin tamamını kaplıyordu. Olanlardan başka şey hissedemez, düşünemez, duyamaz olmuştu. Yürüyordu ama sanki yürümüyordu. Okuyordu ama tekrar tekrar okusa da okuduğunu anlayamıyordu. Hareket ediyordu ama kımıldayamıyordu. Hareket eden, duran, konuşan artık o değildi; varlığının tamamını o korkunç hisler ele geçirmişti. Hiçbir şey düşünemiyordu; zihninin her noktasına o hisler öyle kazık gibi çakılıydı ki ne yaparsa yapsın zihni hiçbir yana ilerleyemiyordu. Etrafında olanları sanki görmüyor, duymuyordu; oradaydı ama sanki orada değildi.