Bazı geceler vardır…
İnsan o gecelerde yalnızca uyuyamaz sanır kendini ama aslında mesele uykusuzluk değildir. Çünkü gözlerini kapatınca gelen şey düşünceler değil, yıllardır içine gömdüğü bütün hislerdir. Gündüzleri insanların arasına karışırken susturabildiği her şey, gece olunca odanın karanlığında yeniden oturur karşısına. Ve insan en çok o zaman anlar; bazı yaralar geçmiyor, sadece sesini kısmayı öğreniyor.
O gece de öyleydi.
Şehrin üstüne ağır bir yağmur çökmüştü. Sokak lambalarının ışıkları ıslak asfaltın üzerinde kırılıp dağılıyor, rüzgâr apartman aralarından geçerken eski bir şarkının unutulmuş melodisi gibi uğulduyordu. Camın kenarında oturuyordu sadece. Elinde soğumuş bir kahve vardı ama saatlerdir bir yudum bile almamıştı. Çünkü bazı geceler insanın boğazından ne su geçiyordu ne kelime.
Karşı apartmanın üçüncü katında sarı bir ışık yanıyordu. Perdenin arkasında gölgeler hareket ediyordu. Bir aileydi muhtemelen. Birileri sofrayı topluyor, biri televizyon izliyor, biri gülüyordu belki.
Ve nedense en çok da bu dokundu içine.
Çünkü insan bazen başkasının mutluluğunu gördüğünde değil, kendisinin ne kadar uzun zamandır huzur hissetmediğini fark ettiğinde üzülüyordu.
Başını cama yasladı.
Cam buz gibiydi.
Bir anda çocukluğu geldi aklına. İnsan bazı gecelerde geçmişi çağırmıyordu aslında; geçmiş kendi gelip oturuyordu içine. Bir koku, bir yağmur sesi, bir sokak lambası… Yetiyordu.
Küçükken yağmuru severdi.
Mahallede elektrikler kesildiğinde korkmak yerine heyecanlanırdı mesela. Mum ışığında oturmanın büyülü bir şey olduğunu düşünürdü. Annesinin mutfaktan gelen sesi dünyanın en güvenli sesi gibi gelirdi ona. O zamanlar hayatın bir gün bu kadar ağırlaşabileceğine inanmıyordu.
Çünkü çocukken insan geleceği bir masal gibi hayal ediyordu.
Büyüyünce özgür