Umberto Eco’nun ilk okuduğum romanı Gülün adı.
Bu kitabı ilk seçtiğimde ve okumaya başladığımda biraz kuşkularım vardı dürüst olmak gerekirse; kitabı hakkını vererek okuyabilecek miyim, anlatılmak istenenleri anlayabilecek miyim veya bu kitabı okumak için yeterli bilgi birikimine sahip miyim gibi sorular kafamda dönüp duruyordu.
Her şeye rağmen hevesle okumaya başladım ve severek de bitirdim. Kitap bence iki ana bölümden oluşuyor: manastırda geçen bir cinayetin çözümlenmesi ve İsa ve kiliseye dair yoksulluk tartışması.
Manastırda işlenen cinayetler dizisi oldukça ilgi çekici, ancak bundan daha ilgi çekici olan bir şey varsa o da Baskerville’li William Biraderin ta kendisi. William, katili bulmakla görevlendirilen bir Fransisken rahip. Ancak kitaptaki anlatıcı William’ın öğrencisi & çömezi konumundaki Melk’li Adso. Bütün roman da onun ağzından anlatılıyor zaten.
Romanı Adso’nun bakış açısıyla okuyoruz ve olaylara dair görüş ve yorumlarımız bu sayede tamamen kendimize ait oluyor. Bana kalırsa eğer anlatıcı William olsaydı veya yazar ilahi bakış açısını kullansaydı okuyucuya daha az yer kalmış olacaktı, çünkü kendi fark edemediğimiz şeyleri belki de bu iki özne bize vaktinden önce keşfettirecekti.
İsa ve kilisenin yoksulluğu tartışması ise cinayetlerin yanı sıra romanın ana iskeletinin ikinci önemli bölümünü oluşturuyor. Bu alanda tartışmalara çokça yer verilmiş. Ne var ki bu konuda farklı görüşten olan tarikatların ve bu tarikatların belki de bir anlamda ‘müritleri’ olan rahiplerin bir uzlaşmaya varamaması ilgi çekici bir durum. Kimse orta yolu bulmaya yanaşmıyor, herkes kendi görüşünü karşısındakine kabul ettirmek için çabalıyor. Bugün bunun sağlıklı bir iletişim/tartışma yöntemi olmadığı oldukça açık.
Polisiye bir roman olarak nitelenmesine karşın edebi dil oldukça