Mekke'de nâzil olmuştur. 55 âyettir. İslâm'ın iman esaslarını ele alır. Surede Kur'an'ı yalanlayanlara karşı şiddetli hücum vardır. Tehdit ve korkutma, fazla miktarda işlenmiştir.
Çeşitli azap ve helak sahnelerini de anlatan bu mübarek sure, ayın yarılması mucizesini anlatarak söze başlar. Bu meşhur hadise müşriklerin Peygamber (a.s.)'den, doğruluğunu gösteren açık bir mucize istedikleri zaman meydana gelmiştir. Sonra bu sure kıyametin şiddet ve sıkıntılarından söz etmeye başlar. Mekke kâfirlerinden sonra söz, yalanlayanların yıkılıp gitmelerine ve dünyada başlarına gelen çeşitli azap ve helâke gelir ve bunu anlatmaya Nuh (a.s.)un kavminden başlar.
Ardından da söz, geçmiş milletlerden peyamberleri yalanlayan ve dolayısıyla Yüce Allah tarafından korkunç bir şekilde helâk edilen ve toptan yok edilen, Ad, Semud, Lut, Firavun kavimleri gibi azgın zorbalara gelir. Bunların başlarına gelen türlü azapları tasvir ederek anlatır.
Sonra da Kureyş'e hitap etmeye yönelir ve onları kötü bir şekilde yıkılıp gitmekten sakındırır. En sonunda da tergib ve terhib (teşvik ve korkutma) üslubunu kullanarak mesud ve takvâ ehli kimselerin âkibetini beyan ederek biter.
Ortaçağ, iktidar mücadelesi ile geçecektir ve insanlık tarihinin karanlık bir dönemidir. Din adına, inanç uğruna insanlara baskı, işkence yapıldığı, insanların acımasızca öldürüldüğü, düşünce, inanç, vicdan özgürlüğünün tanınmadığı bir dönemdir. Başlangıçta kitlelere hitap eden hıristiyanlık, sonraları çağrısını hükümdarlara yöneltmiş ve büyük nüfuzunu terazinin otorite kefesine koymuştur. Kilise ve devlet birbirinden ayrı oldukları müddetçe kişi siyasal gücün baskılarına karşı kiliseye sığınabilme olanağını bulmuştur, ama bu iki güç birleştikten be dini doğmalar aynı zamanda siyasal toplumun da yasaları haline geldikten sonra, artık kişi için sığınabileceği bir yer kalmamıştır. Kilise İsa’nın öğrettiklerini unutmuş görünmektedir. Tanrının küçük bir modeli olması nedeni ile insana saygı, inanç özgürlüğü, kardeşlik, Tanrı katında eşitlik gibi ilkelerin üzerinde durulmaz olmuştur… Ve “benim ülkem yeryüzünde değildir” diyen İsa’nın vekilleri papalar, yeryüzü iktidarı peşine düşmüşlerdir. Kilise siyasal gücün yanı sıra kendi baskı mekanizmasını da kurmuştur, kilise, artık inancı bütün olmayanları, tek gerçek olarak ilân ettiği dogmaları gözü kapalı kabul etmeyenleri engizisyon gibi inandırıcı metodlarla doğru yola getirmektedir…
Unutulmamalı ki bu kitap son vahiydir. Bundan sonra da herhangi bir kitap gelmeyecektir. Bunun için bu kitap 14 asır evvel nasıl Mekke'deki Mus'ab'a, Medine'deki Enes'e hitap edi yor ise şimdi de İstanbul'daki Ahmet'e, Mısır'daki Yasir'e, Fransa'daki Salut'a ve İngiltere'deki John'a da hitap etmektedir.
Kahve başlarda Japonların damak tadına pek hitap etmemiş ve kesinlikle keyif için içilen bir şey olarak görülmemişti - acı ve kara bir su olduğu düşünülürse bu pek de şaşırtıcı değildi.
Hz.Abbas'ın torunu ve Abdullah'ın oğlu Ali'nin hergün bin defa secde ettiği rivayet edilmektedir. Bundan dolayı kendisine 'çok secde edici' mânâsına gelen Seccâd denilmiştir.
Ömer b. Abdülaziz'in topraktan başka bir zemin üzerinde secde etmediği rivayet edilmektedir.
Yusuf b. Esbat gençlere şu şekilde hitap ederdi: 'Ey gençler! Hastalık gelmeden evvel sıhhatinizden istifade edin. Ben, secde ve rükûu tam mânâsıyla yapan kişiden başkasına gıpta etmem; zira benim de aynı şekilde hareket etmeme ihtiyarlık mâni olmaktadır.
Said b. Cübeyr şöyle demiştir: 'Secdeden başka dünya hayatının, elimden kaçan hiçbir metaına üzülmüyorum.
Ukbe b. Müslim : 'Kulun Allah tarafından en çok sevilen hasleti, O'na mülâki olmayı istemesidir. Allah'a en çok yaklaştığı an da secde halinde olduğu zamandır' buyurmuştur.
Psikanalizin temelini attığında, seks delisi bir hayalci olduğuna dair yergilere maruz kalan Freud, aradan geçen bir yüzyılın ardından yeniden pek çok kişinin saldırısına uğruyor. Onu, entelektüel samimiyetsizlikle, kadınları küçümsemekle, kendi teorilerinin ve psikanalizin verimliliğini abartmakla itham ediyorlar. Eleştirmenler, onun fikirlerinin 1900’lerin ataerkil, burjuva Viyanası’nda bir geçerliliği vardıysa bile, bizim değişken, çok kültürlü, post-feminist toplumumuza hitap etmediğini söylüyorlar.