İnsan hep kendisini yürekli sanır. İçine bir korku düşünce de bunu olağan saymaz. Kahrından ölür, delirir. Neden korkuyorum diye, aklını oynatır. Korku insanoğlunun yüreğine işlemiştir, bunu bilmez. İnsanoğlu salt korkudur, bunu bilmez. Bilmez de kendine yediremez korkuyu...
Ona dokunmadan duramıyordum; buğday tenine, koyu renkli gür saçlarına... Kelimenin tam anlamıyla onunla sevişiyordum, sanki ötesinde bir şey hissetmek istiyormuş gibi etine bastırıyordum ve yine de yeteri kadar yakın olduğumu hissedemiyordum. Zihnine girmek, her bir parçayı incelemek ve işgal etmek istiyordum. Bütün anılarında var olmak, onları çalmak ve kendimi onlara dahil etmek istiyordum. Geçmişe yolculuk yapıp, küçük bir çocuk olduğu zamanlara gitmek ve onun köyünde yaşamak, onunla aç kalmak, evim dediği tek odalı sığınma kampı barınağında onun yanında uyumak istiyordum.
O tutkulu ilişkilerin ölüme doğru yol aldıklarını ve eğer uzun süreli ilişki istiyorsam güvenlik adına tutkudan vazgeçmek zorunda kalacağımı kabul edemiyordum. Neden etkili bir tedavi yoktu? Bu, ümitsiz bir vaka mıydı ya da daha kötüsü doğal mıydı? Bunu gerçekten merak ediyordum
"kimsin sen?" Diye fısıldadım.
"Annenim."
"Annem yıllar önce öldü."
"O zaman ablanım."
"Benim ablam da yok, ağabeyim de. Hepsi küçükken civcivler gibi öldü."
"Herkese bir gün ölecek Firdevs. Sen de, ben de. Önemli olan ölene kadar nasıl yaşayacağımız."
"Nasıl yaşayacağız? Yaşam çok zor."
"Yaşamdan daha sert olmalısın Firdevs. Yaşam çok sert. Gerçekten yaşayanlar yalnızca ondan daha sert olanlardır."
"Baban sağ mı?"dediğini işittim.
"Hayır öldü"dedim ve ölmüş olduğu düşüncesi beni ilk kez ağlattı. Adam omzumu sıvazlayıp,"
"Herkes bir gün ölecek Firdevs" dedi.