Ayrılıktan sonra adam, içsel bir “Yokluk Ülkesi”ne düşmüştü. Bu ülkenin tek sakini vardı: kadın. Her yol ona çıkıyor, her işaret onu gösteriyor ama adam döndüğü hiçbir köşede onu bulamıyordu. Bu nasıl bir yokluktu? Ve aynı anda nasıl bu kadar yoğun bir varlıktı?
Eskiden “ben” dediği iç ülkesinin artık elinden kaydığını anladı. Kendi benliği çökmüş, yerine kadına dair bir gölge oturmuştu. Adam, kendi düşüncelerinin içinde yaşayan biri değil; kadının bıraktığı izlerin arasında dolaşan bir yabancı gibiydi.