Her hareket hâlindeki sistem gibi insan da çevresine bir frekans yayıyordu. Bu frekansın ritmi, aralığı, yönü vardı. Fizik bize frekansları uyuşmayan iki maddenin birbirini etkileyemeyeceğini söylüyordu. Belki insanlar da aynı şekildeydi; her ruh, her zihin, her kalp aynı frekansta titreşmiyordu. Bu yüzden bazı insanlar ne kadar yakın olursa olsun birbirlerine dokunamıyor, bazılarıysa tek bir kelimeyle birbirinin iç dünyasında derin izler bırakabiliyordu.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Sanki biri, görünmeyen bir yerden onun yürüyüşüne hafifçe dokunmuştu. O dokunuş ne terk etmeye zorlayacak kadar kuvvetliydi, ne de tamamen unutturacak kadar zayıf. Onu sadece fark ettiriyordu. Ve fark etmek en tehlikeli duyguydu.
O sırada adam, başka bir yerde, başka bir sessizliğin içinde kendi düşüncelerine dalmıştı. Bir köşede, yarısı içilmiş çayın yanında dirseğini masaya yaslamış, başını eline dayamıştı. Kadının ona her gülümseyişi, göl yüzeyine düşen bir taş gibiydi; büyük değil ama akıntıyı değiştirecek kadar etkili.
Kadının mesafesi ona bir duvar değil, bir kıyı gibi geliyordu. Yaklaşılabilir bir kıyı… Sert ama ulaşılmaz değil. Cesareti vardı ama aceleciliği yoktu. Bir suyun sabrı, bir ırmağın bekleyişi… Dokunmaktan çok, yanında akmak istiyordu. Onunla aynı yöne değil, aynı hatta akmayı… En azından bir süre yana süzülmeyi.
Adam, kadının gönlünde büyük bir boşluk aramıyordu. Sadece onun içinde bir yerlerde, herhangi bir yerde, kendi yansımasının bir titreşim kadar bile görünmesini merak ediyordu. Bir kelimesinde, bir mimik değişiminde, bir şakanın sonunda adının bir anlığına yankı bulup bulmadığını…
Bu merak, suyun taşa söylediği en eski sırdı. Yüzyıllardır aynı soruyu soruyordu su: “Bende bıraktığın izi sen de hissediyor musun?”
Kadın, uzun bir nefes aldı. Kendine bile itiraf edemediği bir şeyi hissetti: Birinin ona yaklaşması…
İkisi de henüz bilmiyordu ama çoktan başlamıştı: Ses çıkaramayan bir yakınlığın, adı konmamış bir çekimin…
Kendiyle bile konuşamadığı bir sessizlik vardı içinde. Bazen insan kelimelerden korktuğu için değil, kelimelerin gerçeği göstereceğini bildiği için susardı.
“Bence bir insan çok sık özür dilememeli. Eğer çok özür diliyorsa ya çok hata yapıyordur… ya da özrün her hatayı affettirebileceğini zannediyordur.”
Bu, adamın hayat felsefesiydi. Özür ucuz olmamalıydı. Her yere saçılmamalıydı. Değeri olmalıydı. Bir özür dilemek; bir pişmanlık, bir farkındalık, bir telafi isteği taşımalıydı.
Demek ki bazı insanlar için özür dilemek, “haksız” olduğunu kabul etmek değil; “karşı tarafı kaybetmemek” duygusunun bir yansımasıydı. Demek ki özür, bazen gururu değil, duyguları korumak için verilirdi. Demek ki adam, kendi kurallarını bile onun için esnetebiliyordu.
Belki de adam, ilk kez fark etmişti ki, kimi insan için özür bir zayıflık değil… bir bağlılık biçimiydi.