Sami Güner, Mehmet Avcılar, Ara Güler, Sıtkı Fırat, Ersin Alok, Sabit Kalfagil, Şemsi Güner, Cüneyt Oğuztüzün, rahmete gidenlerin yanında günümüzde yaşayan duayenler; İbrahim Zaman, Gültekin Çizgen, Coşkun Aral, izzet Kehribar, İsa Çelik ve daha adını sayabileceğimiz onlarca insan…
Hayatını fotoğraftan kurmuş, camia tarafından da tanınan isimler.
“Fotoğrafçılık sanat mıdır, değil midir?” bu tartışmaya hiç girmeyeceğim.
Bir zamanlar tanıtım ve broşürler için kültür bakanlığı belli zamanlarda fotografçılardan Dia satın alırdı. Bu satışlardan epey haşlık kazandığım vakidir.
Mesela o arşiv bakanlıkta ne oldu merak ederim.
Benim için fotoğraf, hatıra defterimin sayfaları gibidir; Zamana tanıklıktır. Ve her fotograf bir metin gibidir okunur aslında. Hayatım boyunca hiçbir tabire kendimi uydurmayı ya da montajlamayı sevmedim, sevmeyeceğim.
Dağlara gittiğim için bana “dağcı mısın?” derler.
“Yok,” derim, “ben dağ yapmam, yapılmışlara giderim.”
Aynı şekilde “fotoğrafçı mısın?” derler.
Ben de “sünnet ve düğün fotoğrafı çekemem, biyometrik vesikalık da çekemem.
Ama onun dışında fotoğraf adına ne varsa hobimdir” derim.
Alfabeyi bilen herkesin şair ya da yazar olamayacağı gibi fotograf makinesini eline alan herkes fotoğrafçı olmadığı kesin. Maalesef bu konudaki eflasyon için fıkra gibi binlerce hikaye anlatabilirim.
Sadece Atlasta bile onlarca örneğim var.
Rusların bir atasözü vardır:
“İstediğin işi yapmak özgürlüktür, yaptığın işi sevmek mutluluktur.”
Bu tarif bana çok uyuyor.
Neyse, konuyu dağıtmayayım.
Ara sıra eski arşivlerime bakarım. Ersin ağabeyin bir fotoğrafına rastlayınca, vefatının üzerinden geçen zamandan da cesaret alarak Ece ablayı aradım. Hal hatırdan sonra atölyeyi ve arşivi ne yaptıklarını sordum.
Bir koleksiyoner, tüm atölyeyi ve arşivi satın almış. Aldıktan