Bizler çocuksu, nevrotik, çılgın, ama aynı zamanda akılsal da kalabilen varlıklarız. Tüm bunlar insanın tamamen kendine özgü kumaşını oluşturur.
İnsan varlığı akıllı ve akıldışıdır, ölçülü ve ölçüsüz olabilir; yoğun ve istikrarsız bir duygusallığın öznesi olarak, güler, tebessüm eder, ağlar, ama nesnel olarak anlamasını da bilir; ciddi ve hesapçı, ama aynı zamanda sıkıntılı, içi daralan, zevkine düşkün, kendinden geçen, esrik bir varlıktır; şiddet ve şefkat, aşk ve kini barındıran bir varlıktır; düşselle kuşatılmış ve gerçeği tanıyabilen, ölümü bilen ve ölüme inanamayan, söylence ve büyünün yanı sıra bilim ve felsefe de yaratan; tanrılara ve düşüncelere teslim olan, ama aynı zamanda tanrılardan kuşku duyan ve düşünceleri eleştiren bir varlıktır; doğrulanmış bilgilerle, ama yanılsama ve düşlemlerle de beslenir.
Ve akılsal, kültürel, maddi denetimlerin koptuğu yerde, nesnel ile öznel, gerçek ile düşsel arasında karışıklık olduğunda, yanılsamaların hegemonyası, zincirlerinden boşanmış ölçüsüzlük ortaya çıktığında, işte o zaman homo demens homo sapiens'i kendine tâbi kılar ve akılsal zekâyı kendi yarattığı canavarların hizmetine verir.
Bundan dolayı delilik insanın sadece değersizleşmesi ya da hastalık değil, insanın temel bir sorunudur. İnsan deliliği teması, İlk Çağ felsefesi, Doğu bilgeliği, tüm kıtalardan şairler, ahlâkçılar, Erasmus, Montaigne, Pascal, Rousseau için çok açıktı. Yalnızca insanı evreni keyfince yönetmeye hasreden bu tema, optimist hümanist ideolojinin değil, aynı zamanda beşeri bilimler ve felsefenin içinde kaybolup gitti.
Çılgınlık insan türünü yok olmaya götürmedi (sadece bilimsel aklın serbest bıraktığı nükleer enerjiler ve sadece teknik akılsallığın biyosferin zararına gelişmesi insan türünün sonunu getirebilecektir). Yine de ayinler,