2025 yılı benim için yalnızca takvimsel bir değişim değil; mesleki, mekânsal ve zihinsel bir kırılma yılıydı. Hâkimlikten emekli olup yeniden avukatlığa başladığım, yeni bir muhitte, yeni bir evde, “evde yaşam” denen o karmaşık hâlle tanıştığım bir yıl… Bu değişim, beraberinde yoğun bir stres ve dağınıklık da getirdi.
Uzun yıllardır hayatımın merkezinde olan kitap okuma alışkanlığım, bu dönemde ciddi biçimde sekteye uğradı. Netflix, cep telefonu, sosyal medya, sağlık meseleleri, spor… Kimi zaman gerçekten meşguliyet, kimi zaman da düpedüz tembellik. Sonuçta 2025, hayatımda bir kitabı baştan sona bitirmediğim nadir yıllardan biri olarak kayda geçti. Okudum elbette; ama tamamlayamadım. Yarım bırakılmış sayfalar, ertelenmiş paragraflar…
2026 yılı Şubat ayının son günü—takvim Mart’a dönmek üzereyken—nihayet bir kitabı bitirdim. Bu yönüyle o kitap, sadece içeriğiyle değil, bitirilmiş olmasıyla da benim için anlamlıdır.
Okuduğum eser, The Cambridge History of Turkey dizisinin dördüncü ve son cildi olan Modern Dünyada Türkiye kitabıydı. 1839 Tanzimat Fermanı’ndan başlayarak 2010 yılına kadar uzanan geniş bir dönemi ele alan, yaklaşık 631 sayfalık, kapsamlı ve yoğun bir çalışma. Kaynakçasıyla birlikte ciddi bir akademik emeğin ürünü olduğu kuşkusuz.
Kitap, Osmanlı’nın geç modernleşme sürecinden Cumhuriyet’e, tek parti döneminden çok partili hayata, askerî müdahalelerden neoliberal dönüşümlere kadar Türkiye’nin siyasal, toplumsal ve ekonomik yapısını serinkanlı bir akademik dille ele alıyor. Bu yönüyle, özellikle tarihsel süreklilikleri ve kırılmaları anlamak açısından oldukça faydalı buldum. Bir “büyük anlatı” sunma iddiası taşımıyor belki ama sağlam bir zemin kuruyor.
Ancak kitabın doğal ve kaçınılmaz bir sınırı var: 2010 sonrası Türkiye yok.
Oysa Türkiye’de asıl