“Yani artık bir kediye bakmayı bile beceremediğini düşünmüyorsun. Sen ona bakabilecek en iyi şekilde baktın. Sen onu ne kadar seviyorsan, o da seni sevmişti.”
Gece Yarısı Kütüphanesi’ni okumak için hep sabırsız bir heyecanla beklemiştim fakat kitap elime ulaştığında hep birkaç sayfa okuyup geri bırakıyordum. Şimdi mart ayının ilk günü kitabı elimden bırakmadan okuyorum. Bir kitabı okumanın doğru zamanı olması, ihtiyacın olduğunda karşına çıkması klişesi aslında o kadar doğruymuş ki… Birkaç hafta önce kedimi ansızın kalp hastalığı yüzünden kaybettim, sürekli ağlıyor ve kendimi suçluyordum. Bugün ise kitabın 64.sayfasını okumak beni o kadar duygulandırdı ki tüm hislerim birbirine karıştı, elimdeki kitap sanki yakın arkadaşımmışçasına benimle konuşmaya başladı, kimseye anlatamadığım hislerimi, anlayan birisini bulmuşçasına kitaba karşı minnettar oldum.
“Benim burada ne işim var?” diye düşündüğünüz oldu mu hiç? bir labirentin içindeymişsiniz ve kaybolduğunuzdan eminmişsiniz de, her bir dönemeci kendiniz yarattığınız için bu tamamen sizin suçunuzmuş gibi hissettiğiniz? üstelik dışarıya çıkmayı sağlayacak birçok yol olduğunu da biliyorsunuz çünkü labirentten çıkmayı başarmış, dışarıda gülüşüp oynayan insanların seslerini duyuyorsunuz…
not: kedim öldü de