Mesele şurada: Niçin bu kadar bîçareyiz, ümitsiziz?
Neden her tuttuğumuz dal elimizde kalıyor?
Bu memlekette sadece fena şeyler mi yapılır?
Bütün hesaplarımız bozuk mu?
Hiçbir faziletimiz kalmadı mı?
Her insan gibi onlar da birbirinden çok ayrı mahlûklar. Devirleri de birbirinden çok ayrı. Hamleleri ayrı, ufukları ayrı. Fakat aynı ıstırap, aynı memnuniyetsizlik var. Aynı burgu insanın içini deliyor. Aynı karanlık içinde yaşıyorlar.
Yabancı memleketlerde geçirdiği yıllar ona içinde yaşadığı ve her parçasına o kadar sıkı sıkıya bağlı olduğu âlemin nasıl bir ahenksizliğin kurbanı olduğunu iyice öğretmişti. Hiçbir felâketli hadise, hiçbir mağlubiyet, hiçbir kayıp; yıkılışı bütün cemiyet hayatının üstünden aşıp daha derinlere, asıl insanı yapan değerler cetveline kadar bu iflas kadar ağır, ümitsiz olamazdı. Onu yeniden kurmak için çok başka yollara gitmek, çok derinden değişmek, her şeyi olduğu gibi bırakıp yeniden işe başlamak lâzımdı. Hâlbuki bu kolay değildi.
Kendisine bu bahislerde her söylenen şeyi, dilinden hiç düşürmediği tek cümle ile karşılıyordu: "Ümitsizlik içindeyuz, ümitsizlik içindeyuz, ah bilmezsun, ne ümitsizlikler içindeyuz..."