"DEMİRDEN BİR DENİZ"
Yavuz'un defterinde "gri" yoktu, ya "ak" sındır ya "kara".
Tarihî romanlar genellikle iki tuzağa düşer: Ya tarihî gerçekleri o kadar ağır basar ki kurgu boğulur gider ya da kurgu o kadar uçar ki dönemin ruhunu tamamen kaybederiz. Eser, bu iki ucun tam ortasında, dengeli bir yürüyüş sergiliyor. Yazar, on yedi yılı aşan psikoloji ve tasavvuf okumalarını Osmanlı arşivlerinin titizliğiyle harmanlamış. Ortaya çıkan şey ise sadece bir “kitap” değil; âdeta bir dönem odası – içine girdiğimizde Yavuz’un ordularının tozunu koklayacağımız, fırtınayla dövüşen kale duvarlarının soğuğunu hissedeceğimiz bir atmosfer.
Tarih, bazen yalnızca savaşların ve zaferlerin anlatıldığı bir alan değildir. Bazı hikâyeler vardır ki insan ruhunun en karanlık taraflarını, kayıpların bıraktığı derin boşluğu ve sırların insanı nasıl dönüştürdüğünü de anlatır. 1518 yılı… Osmanlı Devleti’nin en sert ve en çalkantılı dönemlerinden biri. Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi’nin ardından şekillenen siyasi atmosferin ortasında, Karahisar Kalesi’nde işlenen gizemli bir cinayetle karşılaşıyoruz.
Sultan Selim Han’ın Mısır seferinden dönen ordusuna yol açan öncü birlik komutanı Hazar, kendini fırtınanın dünyayla tüm bağlarını kopardığı bir kalede bulur.
Âdeta taş duvarların içine hapsolmuş bir bilinçaltını andıran kaçışın mümkün olmadığı bu atmosfer, romanın gerilimini sürekli diri tutuyor. Dışarıdan kimse giremez, içeriden kimse çıkamaz.
Duvarların ardında işlenmiş vahşi bir cinayet: Kimliği belirsiz bir kadının bedenine saplanmış dokuz ok. Dokuz şüpheli. Ve bu şüphelilerden biri, Hazar’ın geçmişindeki en karanlık yaranın ta kendisi. Hazar’ın hikâyesi, onu bu soğuk kale duvarlarına hapseden sebeplerin ötesine geçiyor. Naif bir nalbant çırağıyken sevdiği kadını kaybetmenin acısıyla ölümcül