"...Senden hoşlanmıyorum.
Aşk, böyle sözler karşısında ölüme mahkumdu. Aşk insanı bir anda sarar, sonra nefret ve karşılıklı şikayetlerle yine bir anda yıkılıverirdi. Aşkın parçalanmasından sonra bile bazı işler, tıpkı yarım kalmış bir umut ve sonuç içinde yaşardı. Ve sonunda aşk hemen hemen çocukça birkaç basit sözle tamamen kaybolurdu. Böylece hayaletler sizi terk eder, hatalar tek tek yok olurdu. Her zaman için bu böyleydi. Hiç kimse bu kanunu bozamazdı. Ne yaparsanız yapın, bu sonuçtan başkasını asla elde edemezdiniz."
Kısacık kitaplara dünyaları sığdırmayı başarabilen bir yazar Stefan Zweig. "Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat"i o kadar sarsıcı bir biçimde anlatıyor ki, insana kitabı bitirmeden bırakmamak dışında başka bir seçenek bırakmıyor. İnsana ve insan psikolojisine dair etkileyici tespitleri var Zweig'in. Kitabın baş karakteri Mrs. C. geçmişinde yaşadığı bir olayı vicdan azabından ötürü hatırlamak bile istemezken kendisine hak vereceğini düşündüğü bir insanla karşılaşınca her şeyi eksiksiz bir şekilde anlatmaya başlar ilk defa. Her okuyucu farklı bir bakış açısıyla okuyup kitaptan farklı bir mesaj çıkarabilir elbette ve benim kitaptan sonra en çok düşündüğüm şey, bir insanın geçmişinden bağımsız yaşayamayacağı oldu. Geçmişinde vicdanını sorgulatacak bir "hata" yapmışsa eğer (hata değilse bile vicdan azabı çekmesi için kendisinin bunun hata olduğuna inanması yeterlidir), söz konusu hatasını kendisine hak verecek birine anlatarak içini boşaltır ve hayatına kaldığı yerden daha rahat bir şekilde devam eder. Kitabı bitirdikten sonra saygıyla öpüp alnıma koydum. Beni çok etkileyen her kitaba alışkanlıkla yaptığım gibi. Zweig'e sonsuz saygılarımla...