Ancak işlevselci ve yararcı bakış
açısına sahip kimilerinin iddia edebileceği gibi bu sürecin hâkimi yazar, kurbanı
okur değildir. Okurlar metni yazarak ve okuyarak (bir başka deyişle okurken
tekrar yazarak) metni olduğu kadar ve belki de daha çok kendi zihinsel durumlarını dönüştürürler.
Onun pek
keyifsizce, insanlığın ilerleyişini düşündüğünü ve çığ
gibi büyüyen uygarlıkta, kaçınılmaz olarak yıkılacak ve kendisini
yaratanları da sonunda yok edecek, aptalca bir yığılma
gördüğünü biliyorum –bu konu zaman makinesi yapılmadan
çok önceleri aramızda tartışılmıştı. Eğer böyleyse, bize böyle
değilmiş gibi yaşamak kalır. Ama benim için gelecek hâlâ
kara ve boş.
"Siz," dedi, "polis mi arıyorsunuz?"
"Evet, arıyorum ama, polis yok ki... Bulduğum polisler de 'Ben karışmam.' deyip kaçıyor."
Yaşlıca bay,
"Siz gerçekten polis gelsin istiyorsanız, benim dediğimi yapın. Öyle sizin çağırdığınız gibi polis çağrılmaz."
"Ya nasıl çağrılır?"
"Çıkın şu bankın üstüne. Sonra da ordan, 'Bu ne biçim düzen? Bu ne rezalet! Bu ne alçaklık! Bu ne utanmazlık!' diye bağırın. İşte o zaman, yerden mantar gibi polis biter, havadan karga gibi polis üşer, sen de şaşar kalırsın..."
"Anşe!" dedim.
"Buyur!" dedi.
"Ben sözümde duruyorum, balayı gezisine de çıkacağız. Sen istedikten sonra, 'Venedik'ten sevgilerle', 'Londra'dan sevgilerle' diye yazıp kartlar da göndereceğiz. Ama..."
Ben yeniden susunca,
"Neymiş ama?" diye sordu.
"Biz bu kartları kime göndereceğiz Anşe? Benim kimi kimsem yok ki... Senin dersen, baban sana dargın... Kime göndereceğiz bu kartları öyleyse?"
Anşe'm de,
"Öyle ya, kime gönderceğiz?" dedi.
"Mademki, kart bile göndercek kimsemiz yok... Mademki bizim balayı gezisine çıktığımızı kimse bilmeyecek, ne diye boşu boşuna onca parayı savuralım havaya?.."