Tüm bilgeliğimiz kölece önyargılara bağlılıktan ibaret; tüm
alışkılarımız yalnızca bağımlılık, sıkıntı ve baskı. Uygar insan
kölelik içinde doğar, yaşar ve ölür.
Herkes yalnızca çocuğunu korumayı düşünüyor; bu yeterli
değil; ona adam olunca kendisini korumasını, yazgının
darbelerine dayanmasını, zenginliği ve yoksulluğu hiçe
saymasını, gerekiyorsa İzlanda’nın buzları içinde ya da
Malta’nın yakıcı kayalarının üstünde yaşamasını öğretmelidir.
Ölmemesi için önlemler almanız boşunadır, yine de ölmesi
gerekecektir; hem ölümü uyguladığınız bakıma bağlı olmasa
da, bu bakım yanlış anlaşılacaktır. Önemli olan onun ölümünü
engellemek değil, onu yaşatmaktır. Yaşamak solumak değil,
davranmaktır; organlarımızı, duygularımızı, yetilerimizi, bizi
varlığımızın bilincine vardıran kendimizin tüm parçalarını
kullanmaktır. En çok yaşamış olan insan en çok yıl saymış
olan değil, yaşamı en çok hissetmiş olandır. Yüz yaşında
kendini gömdürüp de, daha doğar doğmaz ölmüş olanlar
vardır. Hiç olmazsa o zamana kadar yaşamış olsaydı, kazancı
gençliğinde mezara girmek olurdu.
Ana-babanın eğiliminden önce, doğa onu insan olarak yaşamaya
çağırır. Yaşamak benim ona öğretmek istediğim meslektir.
Benim elimden çıktığında eminim ki ne yargıç ne asker ne de
papaz olacaktır; önce insan olacaktır: Bir insanın olması
gereken şey olmayı bilecek, hem de gerektiğinde kim olursa
olsun fark etmeyecektir, insan olmasını bilecektir, varsın felek
onun mevkiini değiştirsin dursun, o daima kendi yerinde
olacaktır.