Bazı kitaplar okunur, bazı kitaplar ise insanı okur. Cezmi Ersöz'ün "Kırk Yılda Bir Gibisin"i benim için ikincisinden oldu sanırım... Sayfaları çevirdikçe bana bir şey anlatmadığını, benim çok iyi bildiğim birini anlattığını fark ettim. Yazarın kendi sevgilisine fısıldadığı o cümleler, sanki yıllar öncesinden bana bırakılmış birer not gibiydi; benim adıma, ben daha yokken yazılmış gibi.
Ersöz'ün dili zaten bunu yapar: O büyük laflar etmez, teoriye sığınmaz, duyguyu açıklamaya çalışmaz. Yalnızca işaret eder. İkinci tekil şahısla, doğrudan "sen" diyerek konuşur ve o "sen", bir bakarsınız ki sizsiniz. Aşkı nadir, neredeyse imkânsız bir şey gibi anlatması da bundan; başlığın kendisi bir itiraf: kırk yılda bir. Yani sık değil, tekrarı olmayan, bir ömre belki bir kez sığan bir karşılaşma. Kitap boyunca bu nadirliğin hem sevincini hem de yükünü taşıyor; sevmenin insanı nasıl hafiflettiğini ve aynı anda nasıl çaresiz bıraktığını, süslemeden, sahici bir kırılganlıkla yazıyor.
Beni asıl sarsan ise şuydu: Yazarın anlattığı, sevdiği o kişiyi ben şimdi, tam bu anda yaşıyorum. Onun geçmiş zamanda kurduğu cümleyi ben şimdiki zamanda yaşıyorum. Sanki aynı ruh, farklı bedenlerde, farklı zamanlarda, belki aynı anda, yeniden ve yeniden doğuyor; Ersöz bir zamanlar onunla karşılaşmış, ben de şimdi karşılaşıyorum. Tanımadığım birini tanır gibiyim, hiç yaşamadığım bir anıyı hatırlar gibi. Kitabın bana yaptığı en tuhaf, en güzel şey bu oldu: Bir başkasının aşkını okurken kendi aşkımı tanıdım. Yazarın sözleri ile benim halim arasındaki o ürpertici örtüşme, kitabı bir edebiyat eseri olmaktan çıkarıp bir ayna haline getirdi.
Belki de iyi kitabın işi budur; size yeni bir şey öğretmek değil, içinizde zaten var olan ama adını koyamadığınız şeyi geri vermek. "Kırk Yılda Bir Gibisin" bana sevdiğim