Çoğu insandan farkın yok; sen de rüyalar sayesinde ayakta duruyorsun. Belki bazıları bunu dillendirmiyor ya da hâlâ nefes alıp veriyor olmalarının ürkek omzunu başka bir duvara yaslıyor. Ama işin aslı rüyaların gücünde gizli. Günlerden bir gün, hadi gel bir sonbahar günü diyelim, gökyüzüne baksan sen de anlayacaksın gerçeği. Gözlerini kısacaksın. Hava kapalı bile olsa. Önce ışık gelecek, renkler öyle oluşacak zihninde. Sonra bir ses duyacaksın, henüz yazılmamış bir öykünün kalbindeki, cümleyle yerleşecek içine. Ekşi bir tat bırakacak dilinde şehir, tarifi unutulmuş bir çocukluk yemeğinin özlemiyle. İnsanlıktan arda kalan çürümüş beden parçalarını koklayacaksın, ölmeden gömülmüş sokak çocuklarının anlattığı masallarda. Bir an baksan gökyüzüne, sadece bir an.
Sonra, yol boyunca karşına çıkan her insana, her kediye, her köpeğe, her ağaca, her kaldırım taşına, her sokak lambasına anlatmaya çalışacaksın öğrendiklerini. Çoğalmak isteyeceksin. Bileceksin ki ancak anlatarak kurtulabilirsin evrenin bitmeyen işkencesinden. Ama dinlemeyecekler seni. Arkalarını dönecekler. Çığlığın vapur düdüklerine karışacak, fısıltın acı bir fren sesi olacak. Kendi kendine konuştuğunda aynalar kararacak, kaçacaklar senden, senin sesinden.
Ama devam edeceksin yaşam denen oyunda gölgenle birdirbir oynamaya. Güleceksin. Şarkılar söyleyeceksin. Bir sokak ressamının yaptığı tabloda aşkın ne olduğunu göreceksin. Çocukların olsun isteyeceksin, hikâyelerin kulaktan kulağa kırıla döküle yayılsın diye. Rüyalarının açık bıraktığı musluktan akacak günün irini. Her ne kadar kendine itiraf edemesen de, uykularına sızan o paramparça imgelerin seni koruduğunu, ayakta tuttuğunu bileceksin.
Derken bir gün, sen anlatacaksın gerçeği. Bir başkasını ayağa kaldıracak, çiçeklerden bir çerçevenin içine yerleştireceksin.