Maçtan sonra bir sıgara yakmıştık portatif tribünlerde, diğer maça bakarken muhabbet etmiştik biraz, "Yahu baba," demiştim o zaman, "elli yaşına geldin, on sekiz yaşında çocuklarla top oynuyorsun. Gülüyorlar arkadan, farkında değil misin?"
"Gülsünler, sorun değil," demişti. "Genç onlar, gülecekler tabii." Elini göğsüne götürmüştü sonra, tam kalbinin üstüne, "Burası da gülüyor," demişti. "Burası çok mutlu."
"Bana çatıldığı zaman öfkem değil dikkatim uyanır. Bana çatandan bir şeyler öğrenmeye can atarım. Doğruyu bulmak her iki tarafın kaygısı olmalı. Insan öfkelendi mi düşünemez olur aklından önce sinirleri işler. Tartişmalarda bahis tutuşmak hiç de faydasız değildir. Doğrudan ayrıldık mı, elle tutulur bir şeyler kaybetmeliyiz. Yıl sonunda uşağım demeli ki bana: Bilgisizlik ve inatçılık yüzünden bu yıl bin lira kaybettiniz. Doğruyu hangi elde görsem sevinçle karşılar; uzaktan kokusunu alır almaz silahlarımı atar, teslim olurum."
"Eskiden ben de düşerdim buna: Hortlaklardan, gelecek üstüne kerametlerden, büyülerden, yutmadığım daha başka şeylerden söz edildi mi, bu saçmalıklara inandırılan zavallı halka acırdım. Bugün görüyorum ki, kendim de acınacak haldeymişim o zaman: Sonradan gördüklerimle ilk inançlarımı değiştirmiş ya da böyle şeylere sonradan merak sarmış değilim; ama aklım sonradan öğretti ki bana, her hangi bir şey için yekten olmaz diye kesip atmak kendimizde tanrının ve doğa anamızın isteyip yapabilecekleri her şeyin sınırlarına varan bir kafa üstünlüğü görmek olur. Olabilecek şeylerin hepsini kendi yetenek ve göreneklerimize bağlamaktan daha büyük bir çılgınlık olamaz dünyada."
"Her şeyin bir adı, bir de kendisi vardır. Ad, nesneyi gösteren, arıtılan bir sestir ad, nesnenin, özün bir parçası değildir; nesneye eklenen yabancı, nesne dışı bir takıntıdır."
"Bence en dayanılmaz, en korkunç durum uyanık olup da azap çeken bir ruhun duyduğunu anlatma olanağını bulamamasıdır. Dili kesildikten sonra işkence edilen insanların durumuna benzetebiliriz bunu..."