Livaneli denilince aklıma açık söylemek gerekirse onun hakkında hiçbir yorum yapamazdım, okuduğum ilk kitabı bu idi çünkü. Çok kişilikli yönü olduğunu sanata dair geniş bir yelpazesinin olduğunu anlamış bulunmaktayım. Fakat bu kitapta benim beklediğimin altında olduğunu söyleyebilirim. Balıkçı ve Oğlu adını duyduğumda birlikte uzun bir hikaye olacağını sanmıştı ne yalan söyleyeyim. Ege kıyılarında geçimini balıkçılıkla sağlayan Mustafa ve onun sevgili eşi Mesudeyi ve denizde kaybettikleri biricik oğlu Deniz... kitabın ilerleyen bölümü biraz klişe gelmişti. Çocuklarını kaybeden bir aile onun acısıyla yaşayan her gün işe kendisini verip onunla meşgul olan bir baba, eşyalarını dahi atmayan her gün koklayan bir anne. Daha sonra Mustafa'nın bir gün denize açıldığında hayat bu ya teknesinin yakınlarında gördüğü cansız bedenler. Baba Yunus dediği dostu onu yardım için ona sürüklüyor. Herkese yardım ediyor. Gelgelim yavru bir bebek bulana kadar aklı karışıp şeytana uyana kadar. Hikayenin buraya kadar kısmı tamamen bana klişe bilindik o Türk dizisi sahnelerini anımsattı. Fakat gel gelelim kazın ayağı öyle değilmiş, amacı göçmelerin ne zorluklar altında yaşam savaşı verdiğini, ne kadar şanslı olduğumuzu beterin de beteri vardır hesabı derler ya o hesap işte. Yükünü aşan botlarla denizi geçmeye çalışan canlar, kundakta bebekler, iş bulurum hesabı yurdunu terk eden babalar ve daha nicesi. Burada kalbimden bir şeyler söküldü. Bundan yakın zamanda kırmızı tişört ve kot pantolonla karaya vuran Ayla bebek vardı bilirsiniz. Onu gözünüzün önüne getirin. O çocuğun adını geçtiği benimde okuduğum ikinci kitap bu. Pakistan Afganistan, ve diğer ülkelerden savaş açlık siyasi sebeplerden dolayı ülkesini terk eden insanlar... Dünya kimseye kalmıyor mirim. Güzel yaşamak güzel geçinmek