Allah'ı tanımanın yollarından biri olan nefsi, dünyevî lezzetleri ve basit çıkarları istemekten riyâzet ve tecrit yoluyla arındırmaktır. Bu ise “ zühd”tür. Böylece nefis; yumuşaklık, merhamet, dürüstlük, şefkat, cömertlik, erdem, iyilik, adâlet ve benzerleri gibi makbul olan huylarla olgunlaşır ki Allah’ın ahlâkıyla donanıp ahlâklanmak budur. Bu şekilde nefis, ibadetle ve Allah’ı düşünmekle O’na yaklaşır. Bu da Allah’a yönelmedir. Bu durumda (Allah ile nefis arasındaki) perde ortadan kalkar ve nefis, Rabbinin nûruyla aydınlanır. Böylece onda, kendi kuvveti miktarınca Hakk’ın cemâli belirir ki bu da “ irfan”dır. İrfan da Yüce Allah’ın zâtı bakımından tecellî etmesi ile ortaya çıkar. Çünkü nûrun gizli kalması imkânsızdır. Aksine, tüm şeylerde Allah zâtı itibariyle açıktır. Yüce Allah göklerin ve yerin nûrudur, her bir şey O’nunla yokluktan varlığa, gizlilikten açığa çıkmıştır.
“Güzel bir yaz akşamında çaylarımızı yeni bitirmiştik. Konudan konuya zıplayan sohbetimiz, golf sopaları ve dünyanın yörünge açısının eğikliğine değindikten sonra, atıcılık ve kalıtsal kişilik özelliklerine geldi. Özel bir yeteneğin insana soyacağından mı kaldığı yoksa daha çok aldığı eğitimden mi kaynaklandığı konusunu tartışıyorduk.”
Kisrâ Enûşirvân’ın şöyle söylediği nakledilmiştir: “Hâkimiyet ancak ordu ile olur. Ordu ancak mal ile olur. Mal ise ancak adalet ve ülkeyi imar etmekle elde edilir. Ülke ancak halk ile [kâim] olur ve halk da ancak adalet ile var olur.”