Yazıldığı dönem, Dan Brown kitaplarının kasıp kavurduğu zamanlar…Dolayısıyla yerli yazarların da bundan etkilenmemesi ve pastadan paylarını almak istememeleri düşünülemez. Bu anlamda, Bab-ı Esrar’da Polisiye-mistik karışımı olayların, hikaye içinde heyacanı diri tutup tempolu giderek, sonunda mantığa büründürülmüş bir final ile nihayetlendirilmesinin klasik bir örneği olmuş.Yazar, malzemesini uzaklardan değil, hemen yanıbaşında kadim Anadolu şehri ve onun tarihi zenginliğinden toparlamış. Hikaye boyunca Ahmet Ümit’in akıcı bir dil kullanarak polisiye bölümlerde ustalığını gösterdiğini görüyoruz. Ama iş, kendi alanı dışına çıkıp, Mevlana, Tasavvuf, İslam Dini, mucizeler ve kerametler konusuna gelince; maalesef burada yazarın konu hakkındaki cehaleti mi diyelim, ya da yetersizliği ve yetkinsizliği mi diyelim bariz olarak gün yüzüne çıkıyor. Bunun da konu hakkında az çok bilgisi olan okuru hayal kırıklığına uğrattığını düşünüyorum. Bir yazarın kendi dünya görüşü,inancı, hayat tarzı, hitap ettiği kitle ile taban tabana zıt olayları hikayesine konu etmesinin ne kadar zor olduğu, sık sık içine düştüğü çelişkilerden kitabın başından sonuna dek hissediliyor. İşin doğrusu bu ise, ben neden böyleyim böyle yaşıyorum…iç sesi kendini hissettiriyor. Neyse ki, sona doğru ateizm-sosyalizm
güzellemesi yaparak ve tasavvuf erlerini sapıttırarak kendince bir çıkış yolu bulmuş…Son tahlilde, biraz kafam dağılsın biraz Konya’nın bozkır havasını alayım diyenler belki tat alabilir. Ancak, içinde Mevlana, Şems tasavvuf maneviyat hakikat bekleyenler boşuna böyle bir beklentiye kapılmasın, zira kitabın yazılış amacı bu değil.