İbrahim Sami TEKIN

İbrahim Sami TEKIN
@ibrahimsami
Dünya, 15 Aralık
261 okur puanı
Eylül 2018 tarihinde katıldı
Bazen sadece yazmak istersin, yazmak ve içindeki yükü atmak...
Soğuk Bir Nefes Yaşamak… Bir nefes anında buz gibi havayı ciğerlerini yakarcasına derine çekmek gibi, yaşamak. Dondurucu havanın acısını burnunun en derinlerindeki kılcallarında dahi hissederek, Acıyla ciğerlerine dolmasıydı yaşamak. Dondurucu bir şubat gecesi, ayazın ortasında kalmış gibi, Acıyı iliklerine kadar hissederek yaşamak. O soğuk gecede, o karanlık sokakta, en ufak bir yaşam belirtisini dahi hissedemezken, Bir başına kalmanın verdiği ürkütücü hissi, o derin yalnızlığın içinde yaşadığını hissetmek. Bir başına, yalnızca sen ve ciğerlerine çektiğin o dondurucu ölüm nefesi. İçine içine çektiğin acı dolu, o soğuk, keskin hava. Ne onsuz bir adım dahi atmaya mecalin, imkanın var, Ne de onu bir ılık yaz akşamı havası gibi içine çekme ihtimalin. Sen, ne o yalnız, soğuk kış gecesinde aradığın sıcak bir nefesi bulursun o karanlıkta, Ne de onsuz kalabilirsin. Ve bir kez daha çekersin, Ciğerlerini yakmasından haz duyarcasına. Nedir bu yaşam dedikleri? O karanlık ve ıssız sokaktaki tek gerçek yaşam belirtisi mi bu soğuk nefes, Seni yalnız bırakmayan, iliklerine kadar hissettiren, Yoksa, başka bir ihtimalin yokmuşçasına, her seferinde azap çeke çeke, derinlerine kadar çektiğin, Acı bir nefes mi? Sahi, nedir yaşamak? Acıyla haz duymak mı? Yoksa, acıya mecbur kalmak mı? … İbrahim Sami TEKİN 09.12.2021
Şiir
Reklam
Aralık Ayı Öykü Etkinliği
#146342180 Yaratık Gecenin ilerleyen vakitlerinden biriydi, tepesindeki ay olağanca parlaklığı ile kocaman bir deliği, bir geçişi andırıyordu sanki; gökyüzünün en uzak yerine, tam tepesine konuşlanmıştı. Ulaşılması çok zor olmasına karşın fırtınalı, azgın dalgaların arasında kalmış küçük bir sandaldaki umutsuz balıkçının, kıyıya ulaşmak için can havliyle aradığı bir deniz feneri gibi parlıyor ve kendine çağırıyordu sanki. Evden ayrıldığı günü, bu bilinmez dünyaya attığı ilk adımı anımsamaya çalıştı bir an düşüncelerinden sıyrılıp. Ama bir türlü hatırlayamıyordu. Bir an için hatırlasa, aklından bir geçirebilse o anı, içine sıkışıp kaldığı o bedenden, kafasının içinde taşıdığı o koca kokuşmuş çöplükten tiksinip bir an bile o adımı neden attığını düşünmeden yaşamına son verecekti sanki. Ama bir türlü hatırlayamıyordu o günü, o ayrılık anını. Attığı her adımda biraz daha ağırlaşan heybesi, canına tak etmişti. Attığı her adımda ayağını bastığı yollardaki taşları bir bir çantasına koyuyordu sanki gizli bir güç. O ilk anı, o ayrılık gününü hatırlayamamanın acısıyla, sırtında durmadan ağırlaşan yüküne söylenip duruyordu. Bu düşüncelere o kadar dalmış olacak ki, bir süredir yardım istercesine acıyla bakan gözleriyle zorlukla adımlarını izleyip, takip etmeye çalışan o küçük biçimsiz yaratığı fark edememişti. Bir an yanındaki o canlılığı hissedince irkildi ve ne olduğunu anlamaya çalıştı bu küçük biçimsiz şeyin. O kadar şekilsiz ve anlamsız bir yaratıktı ki ne zamandır yürüdüğünü bile hatırlamadığı bu yolda ona benzer bir şeyle hiç karşılaşmamıştı sanki. O an bir ürperti ve tiksinti ile uzaklaşmak istedi ama başarısız oldu. Attığı her adımda o da hızlanıyor ve peşini bırakmıyordu. Neydi bu biçimsiz yaratık, bu karartı? Kaçarak uzaklaşamayacağını anlayınca korkutup kaçırmak
1000Kitap
Bir takım kafa karışıklıkları...
"Paris’in ve Lyon’un kaleleri şehri yabancıya karşı korumak için değil, isyan durumunda “iç düşmanı” ezmek için inşa edilmiştir." Tembellik Hakkı - Paul Lafargue Bu cümle aklıma şunu getirdi. Dış dünyaya ve yabancılara karşı kurduğumuz kalın duvarların, aşılması zor sınırların da sebebi bu mudur acaba? Dış dünyadan, gelebilecek kötülüklerden korunmak sakınmak adına kurduğumuz, bizi sözde dış güçlere karşı koruyan kalın duvarların, aslında içimizdeki içsel, ruhsal, derin savaşları, isyanları dış dünyadan, insanlardan ve insanların belki de anlamsız ittifak ve yardımlarından korunmak adına kurduğumuz, dış dünyayı ve çevremizdeki insanları bu savaşlardan korumak adına içsel sarsıntı ve patlamalara karşı korunaklı birer duvar mı yoksa bu sınırlarımız, kalelerimiz???
Felsefe
Kafamda deli sorular...
"Yaratıcı’nın elinden çıktığında her şey iyidir. Her şey insanların elinde bozulur..." Rousseau İnsanı da kusurlu üretim sayarsak, her şey o elden çıktığında iyidir sözü de değer kaybediyor bir bakıma. O zaman bu dünyada, dünyanın varlığında, tüm bu varlık kavramı içinde saf iyiliği aramak biraz beyhude oluyor sanki. Sonuçta iyilik de, kötülüğün zıttı olduğuna göre ve onun varlığı ile anlam kazanıyorsa, her iyiliğin içinde bir kötülük, her kötülüğün içinde bir iyilik olma ihtimali yüksek sanki... 🤔
Felsefe
Kendi içimde kayboldum, bulamıyorum kendimi bu derin, uçsuz bucaksız karanlıkta. Neredeyim, ne istiyorum, kimim ve ne yapıyorum. Bilmiyorum, bilemiyorum... Araftayım...
Reklam