İbrahim

İbrahim
@ibrahimyldrrm
Motorcycle Mechanic & Technician
Taşdelen İMKB Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi
İstanbul
1918
64 okur puanı
Şubat 2017 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
Puan vermedi·296 syf.··
2020 2. kitabı
·
21 günde okudu
·
Okunma: 02 Nisan 2020 15:15
1979 da Ankara Cezaevi’nde 4. koğuşta(sübyan koğuşu) olan olayların merkez alındığı kitap da o dönem cezaevinde olan olaylar anlatılmıştır. 4. koğuşta kalan çocuklar cezaevinin çeşitli işlerinde de görev almaktadırlar. Fakat aynı zamanda gardiyanların dayaklarına, tacizlerine, işkencelerine de maruz kalmaktadırlar. Bu durum iyice dayanılmaz bir hal almıştır. Koğuşta çocuklar arasında da sürtüşmeler söz konusudur. Ankara Cezaevi’nde yaşanan olaylar tüm çıplaklığıyla yansıtılmıştır. İsyanın ardından Kayseri Cezaevi’ne gönderilen Yılmaz Güney “Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz” adında bir roman yazmış ve bu roman paralelinde ki senaryo ile son filmini çekmiştir. Filmi çekmek için Fransa’da eski bir manastır cezaevi haline getirilmiştir. Sert ve eleştirel bir film olan Duvar filminde, kitapı daha iyi anlayabilirsiniz. Yılmaz Güney'in ömrünün 11 yılı hapiste 4 yılı ise sürgünde geçti. Dünyada bir ilk olarak hapisteyken senaryo yazdı Yol ve Sürü filmlerini hapisteyken yönetti ve cannes'da ödül aldı. Ardından hapisten firar eden Yılmaz Güney Fransa'ya gider. Fransız hükümetinden izin alarak Duvar filmini çeker. Çocuklar koğuşu, devrimciler koğuşu, kadınlar koğuşu hepsi ayrı bir dünya ayrı bir işkence ve acı dolu mekandır. Koğuştaki çocuklar gardiyan Cafer’in tacizlerinden çok rahatsızdırlar. Cafer’in nöbetçi olduğu gecelerde korkudan uyuyamamaktadırlar. Diğer yandan cezaevinde yetişkinlerin kaldığı koğuşlarda da yemeklerin kötü olması ve yıkanamama sorunu sabırları taşırmıştır. Cezaevi müdürüne bu rahatsızlığı dile getiren birkaç mahkum ise hücre cazasına çarptırılır. Gardiyan Cafer’in nöbetçi olduğu bir gece Cafer 4. koğuşa gelir ve koğuşun küçüklerinden olan Şaban’ı yanına çağırır. Koğuşa dönen Şaban tecavüze uğramıştır ve üzgündür. Arkadaşları Şaban’ı teselli eder
Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruzYılmaz Güney · İthaki Yayınları · 2019270 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.

İbrahim

, bir kitap okudu
Puan vermedi·296 syf.··
21 günde okudu
·
Okunma: 02 Nisan 2020 15:15
·
2020 2. kitabı
Yılmaz Güney
8.9/10 · 270 okunma
Bin kitap, bir acı.
artık eve dönmenin bi önemi kalmamış. farklı masalarda, farklı insanlarla hep aynı kahve içilmiş, bir türküye can verilmiş, gözlerim biraz daha bulanık görmeye başlamış, daha fazlası olamaz derken hep daha fazlasına gülümsemiş, kabanımın altında kalan uzun saçlarımı şöyle bir savurmuşum, geçmiş. içimde bir sancı gibi sakladığım her şey kocaman bir sanrıya dönüşmüş, biraz yalınayak dans etmişim. alkol yok, uyku yok, kaçmak yok. lütfen herkes birbirini affetsin şimdi. mezar taşına ağlamak ile, toprağa ağlamak aynı şey değil-miş. demir olsam erirdim, toprak oldum da dayandım diyin kendinize. adınızı arasınlar tüm kara parçalarında. afrika’nın da allah belasını versin.
Pazar
çok üzgün olmamak için sürekli bir şeyler yapıyorum. eğer birkaç dakika durup mutfak tezgahına yaslanarak alnımı ova ova bir sigara yakarsam, bir bardak su içmek için oturursam misal, balkona çıkıp öyle görmeden bakarsam dışarıya, sanki çok üzgün olacağım şeyler beni bulup yakalayacakmış gibi hissediyorum. çok üzgün olacağım şeylerin olmasından daha çok üzüyor beni üzülmekten kaçmak. çünkü ben yaşayarak üzülmenin utancı içindeyim. çünkü eğer bana kalırsa insan gerçekten üzülürse, allah için bi düşünsene, ölenle ölmemek senin hiç ağrına gitmiyor mu. işte ben insanın özündeki o alçaklığı görmenin hayret dolu laçkalaşması içindeyim. eğer üzgünsem, eğer hakkıyla üzülürse insan, gerçekten üzülürse, yaşamak nasıl mümkün olabiliyor. sen öldün canım acıyor ama canım acıyorsa nasıl hâlâ çıkmıyor.
Mavi.
İki artı ikinin dört etmemesinden yoruldum. Kör, topal, aksak, eğri, eksik, buçuklu binlerce cevabın karşılığı varken, mutlak bazı doğruların habis görülmesinden yoruldum. Penceresindeki saksıdan ötesine merâkı olmayan insanların, yabandaki menekşenin kokusunu elimden almaya çalışmasından yoruldum. Kişinin kimlik haklarının hak olmaktan çıkıp lükse dönüşmesinden, başkalarının, sadece kendi kimlik haklarını kutsal kabul edebilecek kadar saygısız başkalarının egemenliğinde şirke dönüşmesinden yoruldum. Karakter oluşturmanın yasaklı olmasından, kişilik haklarıma her an sansür gelmesinden yoruldum. İnsanın kendini ifade etmesinin - edememesinin onun tuhaflığı ya da geçimsizliği olmasından yoruldum. Birkaç yıldır çok geçti. Artık imkansız. Boş yere çok uzun süre uğraştım, bir süredir de çabasızlığın o ılık rehavetinin tadını çıkarıyorum. Kopmasın diye ipleri uç uca düğümlerken parçalanan ellerimi okşuyorum. Kendine sorulmasından hoşlanmayacağı hiçbir soruyu başkasına sormayan ellerimi. Beni sonsuzca uzağa çeken akıntıya direnmeyi bıraktım, yeterli uzaklığa süzülüyorum. Fazlasıyla zorlanan tüm iplerin nasıl kopacağını izleyebileceğim o yeterli, geç kalınmış uzaklığa. Yorgunluğumu telafi edemeyecek kadar yoruldum çünkü. Akıntının tadını çıkarıyorum.