Freud'u izleyerek, rüya dokumacısının aksonlar ve ormanının ortasında iyi bir hayat süren şişko, neşeli bir cüce olfuğunu düşünmüşümdür daima. Gündüzleri uyur ama geceleri vızlayan sinaps yastığına uzanarak ballı meyve suyu içip tembel bir şekilde ev sahibi için rüya sahneleri üretmeye başlar. İlk terapi ziyaretinden bir gece önce kişi yaklaşan terapiyle ilgili birçok çatışmalı duyguyla uykuya dalar, cüceyse zamanki gibi mutlu bir şekilde bu korku ve umutları basit, şeffaf bir rüya halinde dokuyarak gece işini tamamlar. Sonra cüce büyük bir korkuyla öğrenir ki terapist bu rüyaları becerikli bir şekilde yorumlamaktadır. Cüce, rakibine (rüya yasasını bozan terapiste) zarif bir şekilde şapka çıkarır fakat o andan itibaren rüyanın anlamını gitgide daha derine gömer.
Aziz dost! Sen, tek bir kişi değilsin; sen, bir alemsin! Sen derin ve çok büyük bir denizsin. Ey insan-ı kamil! O senin muazzam varlığın, belki dokuz yüz kattır; dibi, kıyısı olmayan bir denizdir. Yüzlerce alem, o denizde gark olup gitmiştir!
(Hz. Mevlina, Mesnevi)