Tarihimiz dikkatle tedkik edildiğinde ortaya çıkan temel gerçeklerden biri de, milletimizin hududsuz bir ölçüde “başa bağlı” olduğu hususudur. Asırlarca otoriter (sultacı) idâreler altında yaşamış olmamızın tabiî bir neticesi olan bu keyfiyet, millî tarihimizin sayısız şehâdetiyle sabittir.
Yüzyıla yakın bir zamandan beri, idârecilerimizin, nâmlarına hareket ettiklerini iddiâ edegeldikleri milletimizin vicdan ve hissiyatına ters tutumlarına rağmen bu vasfımız aslâ zaafa uğramamış, değişmemiştir. Biz, yine iyi başların idâresi altında iyi, kötülerin idâresi altında ise kötü olmaya namzet ve müheyyâ (hazır, meyilli) bir millet durumundayız. Ancak bu durum, bugün içinde bulunduğumuz demokrasinin de hem bir icâbı ve hem de tabiî bir neticesi gibidir. Bu yüzden bütün demokratik ülkelerde de aynı temâyül görülmektedir. Gerçekten demokrasiye bir “lider rejimi” diyenlere hak vermemek elden gelmez.
Her hareketin muvaffakiyet veya adem-i muvaffakiyetinde en büyük pay, liderindir. Bu gerçek, İslâmî hareket için de gözden uzak tutulamaz!.. Fakat ne yazıktır ki, Türkiye’mizde mektepler, elli yıldan beri bir nevî fabrikasyon sûretinde vasıfsız adam yetiştirmek hususunda birbirleriyle yarış hâlindedirler. Bu yönde her nesil, bir evvelkinden daha da kifayetsiz olarak hayata atılmaktadır. Bilfarz Namık Kemal nesli için umûmî kültür (irfan) çerçevesi içinde mütalaa edilen her şey, bugünkü nesiller için birer ihtisas mes’elesi hâline gelmiştir.
Bunun sebebi, hayatı -binbir veçheden- kumar hâline getiren umûmî cereyanların nesilleri emek vermek ve zahmet çekmek temayülünden uzaklaştırmış olmasıdır.
Ticârete atılan, bir günde milyoner olmak peşindedir. Siyâsete giren birkaç yılda, başvekil sandalyesine oturmak emelindedir. Hatta ilim yolunda bulunanların bile gözü, çok kere -hak