"Soğuk insanın iliklerine kadar işliyor!” dedi hastabakıcı. Birinin onunla böyle konuşması çok hoş bir şeydi, onun için Deborah bu eşitlik duyumuna doğruyu söyleyerek karşılık verdi.
“Sizin yalnızca bir çeşit soğuğunuz var; paltolarla halledilebilecek bir soğuk. Hastabakıcı burnunu çekti. “Sen öyle san, dedi ve Deborah çok önceleri, binlerce kez yinelenen düşüşler ve cezalar arasında, McPherson’ın, “Acı çekmenin tekelinizde mi olduğunu sanıyorsunuz?” deyişini hatırladı.
Deborah dağınık büroya şöyle bir göz gezdirdi. Dünyada yaşayanlar için, pencerelerden içeriye gün ışığı sızıyordu, ama bu ışığın parıltısı ve sıcaklığı algılayamayacağı kadar uzaktı ona. Onu çevreleyen hava hâlâ soğuk ve karanlıktı. Acı kaynağı, etini yakan ateş değil, işte bu sonsuz yabancılaşmaydı.
O akşam, Miss Coral elinde bir kitapla Deborah’ın yanına geldi, “bak,” dedi utangaç bir tavırla, “doktorum bana bunu bıraktı. Bir oyun kitabı, belki benimle birlikte okumak istersin dedim.”
Deborah sırtını duvara dayamış bir halde oturan Helene’a baktı. Kitabı Helene vermiş olsaydı, onu yerden bir tekmeyle Deborah’a gönderir, bir yandan da ona sataşırdı belki de. Dünya’da bile, aynı dili konuşan iki insan yok muydu hiç?