İdris Yılmaz

İdris Yılmaz
@idolika
"İnsan bir muammadır."
Soluk Soluğa
Hep yanıldı ve yenilgilere uğradı Ama atıldı yine de serüvenlere Vakti olmadı acıların hesabını tutmaya Durup beklemeye, geri dönmelere vakti olmadı. Yangınlarla geçti ömrü ve hep yalnızdı - ki onlar daima birer yalnızdılar Nerde doğmuştu ve ne zaman kopup Gitmişti o kentten anımsamıyor artık Hangi sokaktaydı ilk sevgili ve hala Sürüp gider mi ilk öpüşmenin esrikliği Gizlice buluşmaya gelen ve ölürcesine Korkular geçiren o kız nerededir şimdi Sensiz olursam yaşayamam diyen O liseli kız hangi kentte kaldı Ve o sarışın O afeti devran bekler mi hala Atlas yataklara sererek yaşamanın anlamını Üşüten bir acıydı belki her ayrılık Her yolculuk yangınların başladığı yereydi Ama vakti olmadı hesabını tutmaya Aşkların, ayrılıkların ve acıların İstese de kalamazdı vakti gelince Geyik sesleri yankılanınca yamaçlarda Yürek burkulması ve hüzün ve keder Aralıksız doldururdu acıların bohçasını Dudaklarında öpüşlerin gül esmerliği
Şiir
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Sikeyim
Irkçıları, faşistleri, milliyetçileri, homofobikleri, feministleri, ataerkilleri, dindarları, kafayı astrolojiyle bozanları, falcıları, numerologları, internet fenomenlerini, veganları, vejetaryenleri, Onlyfansçıları, porno ve kumar bağımlılığını, Amerikan sinemasını, "hayalin nedir?" diye sorulduğunda "dünyayı gezmek" yanıtını verenleri, sevgisinin büyüklüğünü sosyal medyada gösterenleri, teşhircileri, akraba evlilğini, kendine ait tek bir fikri olmayan kitap manyaklarını, birden fazla dil bildiği için kendini mükemmel zannedenleri, polisi yüceltenleri, herhangi bir yere 777 yazıp beklentiye giren beyinsizleri, mağarasından çıkmayanları, günde 10 dakikadan fazla reels izlemeyi, Auto-tune müziğini, elit, modern, seküler ama türbanlı okumuş cahilleri ve onların kasıntı erkeklerini, cinsiyetçileri, özgürlük adı altında götünü başını sergilemekten başka vasfı olmayanları, mavi/beyaz yakalı köleleri, işkolikleri, savaşı destekleyenleri, tercih edilmiş yalnızlığı, hayvan düşmanlarını, hayvanı insandan üstün tutanları, popüler kültürü, gym salonlarını dolduran kas yığınlarını, narsistleri, Animecileri, iflah olmaz yaşam sevincimi, korkularımı, arzularımı ve duyarlılıktan yoksun yersiz özgüveni, insanlığa dair içimde barındırdığım unufak umudu, gönlünde biri varken başkalarına da arkadaşlık adı altında umut verenleri, mesaj kutusunu yedek kulübesine çevirenleri, seni, beni, yogacıları, muhafazakârları, kaçak çay ve sarma tütün güzellemelerini, gündüz kuşağını, kıraathanede ülke kurtaran sapık dayıları, Arka Sokaklar'ı, üstinsanı ve aşağılık kompleksini, özeleştiri yaparken bile kendini övenleri, Ahmet Kaya'yı kahrından öldürenleri, çocukluğumu sikenleri, 30 yaşına geldiğim hâlde içimden atamadığım ergenliği, antidepresanı, metamfetamini, Hakan Günday okuyup her şeyi bildiğini
1000Kitap
Önyargı
Her şeyi anlayışla karşılayabilirim ama sanırım artık hayatta tahammül edemeyeceğim tek şey önyargıdır. Bugün, insan ilişkilerindeki en büyük sorunun ne olduğunu sorsalar, 'önyargı' cevabını verebilirim. Erich Fromm Sevme Sanatı kitabında şöyle der: "Başkalarıyla olan ilişkide yoğunlaşma demek, dinlemeyi bilmek demektir." Bugünlerde hangimiz sosyal medyada, hatta gerçek dünyada ilişki kurmaya çalıştığımız kişilere gerçekten yoğunlaşıyoruz? Nadiren bunu yapanlar olsa bile birçoğumuz, başkalarıyla olan ilişkimizde bile yalnızca kendimize yoğunlaşıyoruz. İnsanları belli başlı kalıplara sokup çıkarıyoruz ve bizden uzaklaşmaya başladıklarında hatayı onlarda arıyoruz. Her koyun kendi bacağından asılır ama herkes, herkesten öyle ya da böyle sorumludur. Bir ilişki bittiğinde, genellikle suçu karşı tarafa yüklemekten vazgeçmezsek hayatımız başarısız ilişkilerden ibaret olacak. Bizleri saflıktan, doğallıktan, kendimizi bütün enerjimizle bir ilişkiye vermekten alıkoyan şey önyargılarımızdır. Geçmişten kalan travmalarımızı yenemediğimiz için, geleceğimizi güzelleştirebilecek kişilere haksızlık ediyoruz. Diyelim ki birisi sizin hakkınızda bir fikre kapılmış, ama sizin yüzünüzden değil. Geçmişte birisi ona bir kötülük yapmış ve herkeste o kişiyi görmeye başlamış. Siz onu olduğu gibi sevmek ya da ondan nefret etmek yerine, herkesin aynı olmadığını, farklı olduğunuzu ispat etmeye çalışırsanız, bu kez farkında bile olmadan siz de bir önyargıya kapılacaksınız. Çünkü başkalarının travmalarını yenmesi gerektiğine inanmak da sistematik bir önyargı biçimine dayanır. Yani insanlar hatadır. Onları düzeltmeye çalışmaksa daha büyük bir hatadır. Ayrıca hiçkimse kusursuz değildir. Olmak zorunda da değildir. Kimse kendini kandırmasın. Hepimiz gereksiz önyargılarımızın zehirli artıklarıyız.
1000Kitap
Beni hiçbir dem unutmayacaksın, bilmelisin Bir lânet gibi düşüp ur gibi yaşayacağım hafızanda Kıyılarına demir attığında taptaze bir sevda Ansızın zihnin bulanıp gözlerin dolacak Zindân-ı aklında saklı yürek nihayet firâr edecek Ararken âlem-i ruhta kendini, yol ikiye bölünecek Bir tarafta ölüm, diğer tarafta vahşet-i tenhâlık Ey, sevdayı bi' çare bırakan çıldırmış sevgili Sen hangi yoldan gidersen git Yâri yâre kırdıran kibir kahpesi Bir gün seni de amansızlığa sürükleyecek Bir yalanın iki gerçek yüzü olmuştuk senle vaktinde Sevişmek sonsuz bir mısraydı bağımsız bedeninde Nihayet aynı yalanlara kanıp, farklı yılanlara sarıldık Kin tutmaz lakin bir daha da düşmez yüreğim peşine
Şiir
Bizler, her şeyi bilen ama hiçbir yere ait olmayan bir kuşağın insanlarıyız. Edebiyatla, sanatla, felsefeyle büyümeye çalışıp, dünyaya daha çok dâhil oldukça ondan daha çok kopuyoruz. Çünkü her yerde olmak, aslında hiçbir yerde olmamaktır. Bu, insanlığın en büyük paradoksudur. Aidiyet duygusu yoksa, zevk gelir. Alkol, uyuşturucu, şiir, seks ve müzikle kendimizi avutuyoruz. Fakat hiçbir şey, 'merak etmek' kadar derin bir kaçış değildir. Çünkü merak, bilinmezliğe uzanır. Ve evren hâlâ açıklanamamış bir bilmecedir. Bu da demektir ki: İnsan hâlâ kayıptadır. Neo birey, artık sorunlara çözüm bulmaya çalışmıyor. Kendisi sorun hâline geliyor. Dijital çağın nimetleriyle donanmış bu yeni insan tipi, kendi varlığının kölesine dönüşüyor. Yapay aşklar, yapay hazlar ve yapay kimlikler içinde eriyoruz. Dostoyevski'nin "insancıkları" artık algoritmalara aşk mektubu yazıyor. Bütün bu çöküş, sağlam olmayan temellerin üstüne inşa edilmiş bir medeniyetin doğal sonucudur. Her gün yeni bir şey üretiyoruz, ama eskiyi hiç sorgulamadan. İnsanlığı sıfırlamaya değil; kavramları sıfırlamaya ihtiyacımız var. Edebiyat; daha tutkulu, daha cesur, daha samimi bir dile dönüşmeli. İnsan ruhuna tercüman olacak metinler, kelime cambazlığına değil; duygusal derinliğe dayanmalı. Felsefe; bilgiyi güç aracı olmaktan çıkarıp, bir "el feneri" gibi kullanmayı öğretmeli. Aydınlanma, başkasını yenmek için değil; birlikte yürümek için var olmalı. Bugünün dünyası güvenin değil, şüphenin üzerine kurulu. En cahil bireyden en zeki bireye kadar hepimiz güvensizlikle malulüz. Bu yüzden gelişemiyoruz. Bu yüzden sevemiyoruz. Artık birbirimizi sevmek için değil, denemek için yaşıyoruz. Mükemmeli arıyoruz ama mükemmel olmaya çalışmıyoruz. Neyin mükemmel olduğundan emin olamıyoruz. Çünkü kendimize inancımız yok. Hiç