Dalmışım görüyordum ki, gayet büyük bir sarayın içinde pek küçük bir pencerenin önündeyim. Bu pencereden, binlerce kişi alacak büyük bir odayı görüyordum. Odanın etrafı, benim pencerem gibi, küçük küçük pencerelerle dolu idi. Her birinde bir adam oturmuş, odayı seyrediyordu. Odanın içerisinde zümrütten, yakuttan yapılmış kürsüler üzerinde başları taçlı, çoğunun yüzleri peçeli, heybetli ve ağırbaşlı kimseler oturmakta idi. Kürsülerden bir kısmı daha yüksek bir yerde ve mücevherden olup bunların ortasında ve hepsinden yüksek birisi boş idi. Bu kürsülerde oturan kimselerden biri ayağa kalktı ve:
- Beşeriyet gelmiş, bizden bir soru soracakmış. Uygun bulursanız gelsin, dedi.
Toplantıda bulunanlar olur cevabını verdiler. İlk söz söyleyen zatın emri üzerine odaya beşeriyeti aldılar.
Beşeriyet adını alan bu adam sefil ve sakat bir zavallı idi. Giydiği yırtık pırtık elbiseler, sararmış çehresi mecliste garip bir tezat meydana getiriyordu. Reis vekili kendisine hitap etti:
- Ey beşeriyet! Otur, rahat et ve sorunu sor.
Beşeriyet oturmadı ve dedi ki:
- Oturmak, rahat etmek mi? Yazık! Acaba yüz binlerce senedir oturacak, rahat edecek vakit mi buldum? Bir taraftan geçim sıkıntısı ve ihtiyaç, diğer taraftan kendi vücudumdaki bin türlü hastalıklar rahat etmeye vakit mi bırakıyor. Bu kadar sefil iken yine intihar etmeye razı olamıyorum. Ben pek alçağım. Pek, pek.
Beşeriyet hıçkırıklarla ağlıyordu. Son derece müteessir olan meclisi hüzünlü bir sessizlik kaplamıştı. Bütün üyeler, zavallı Beşeriyetin ümitsizlik ve mahrumiyetini hissediyormuş gibi görünüyorlardı. Reis vekili:
- Mesele pek büyük. Bunun halli reisimizin gelmesine bağlı, dedi.
Beşeriyet dedi ki:
- Hiç olmazsa bu kadar sefalete niye katlandığımı, neden intihar etmediğimi anlasam;
Mecliste bulunanlardan biri ayağa